Ziyaretçi defteri Künye E-gazete
DÖVÝZ KURLARI
EUR EUR 1.9558 Lv.
USD USD 1.8029 Lv.
GBP GBP 2.3055 Lv.
TRL TRL 0.5018 Lv.
Anasayfa Haberler   Yorumlar   Edebiyat Video Arþiv
25 Nisan 2017
YORUM

BALKANLAR VE GÖÇ

11 Eylül 2012

Metin EDİRNELİ
Göç, özellikle de zorunlu göç yani tehcir, insanoğlunun varoluşundan beri yaşadığı; yaşamında, ruhunda derin izler bırakan trajedilerin başında gelmektedir. 1989’da Bulgaristan’dan Anadolu’ya yönelik yaşanan Türk göçü yani tehciri de bunlardan biridir. Fakat bu, bölgeden Türkiye’ye yaşanan ilk göç, yani ilk trajedi değildir. Balkanlardan Türkiye’ye yönelik göçlerin ve acıların tarihi 17. yüzyıla kadar gitmektedir. Asıl yoğun muhaceret ise 18. yüzyılın başından itibaren yaşanmıştır. O kadar ki, 1927 yılına gelindiğinde, 11 milyona ulaşan Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun yaklaşık 7 milyonunu göç sonucunda Anadolu’ya gelen Türklerin oluşturduğu saptanmıştır. Osmanlı demografisi çalışmalarıyla tanınan Amerikalı tarihçi Justin McCarthy’ye göre sadece 1821 ile 1922 yılları arasında 5 milyondan fazla Müslüman ülkelerinden sürülüp atılmıştır. Yine Osmanlı nüfusu konusundaki çalışmalarıyla tanınan araştırmacı Kemal Karpat ise, günümüze kadarki süreci ele alan demografik çalışmasında, göç ettirilen Türklerin ve Müslümanların sayısı ile ilgili olarak 9 milyon rakamını vermektedir. Bunun 7 milyonunu, Girit ve Ege Adalarını da içine alan Balkanlardan gelenlerin, 2 milyonunu ise Kırım, Kafkasya ve Arabistan Yarımadasından göç edenlerin oluşturduğunu belirtmektedir. Bu nedenle göçler Türk toplumun benliğinde çok derin izler bırakmıştır. O kadar ki, göç olgusu muhacirlik zamanı ya da muhacirlikte kavramlarıyla dilimize, kültürümüze kısaca genlerimize yerleşmiştir
Balkanlardan, Kırımdan, Kafkaslardan, Arabistan yarımadasından Anadoluya yönelik yaşanan göçlerin nedenleriyle ilgili olarak değişik görüşler bulunmaktadır. McCarthy konuyla ilgili olarak emperyalist güçleri ve onların politikalarını sorumlu tutmaktadır. Yazara göre, emperyalizmin tarih anlayışında Türklere biçilen rol barbarlıktır, çağdışılılıktır. Hal böyle olunca da Türklere yönelik her eylem meşru olmaktadır.
Tarih bize, büyük amaçların peşinde koşanların, aslında aynı zamanda, daha büyük güçlerin çıkarlarına hizmet eden birer araç olduğunu pek çok kez göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sürecinde yaşanan da bundan başka bir şey değildir. Kompartıman milliyetçiliğinin peşine takılan toplulukları, ayrılıkçı hareketleri, günümüz PKK örneğinde de olduğu üzre, bizzat kendileri de birer araç, kurbandı. Çünkü asıl hizmet ettikleri kendilerinden çok emperyalizmin çıkarlarıydı. Uygar batı(!) yani emperyalizm açısından ise olay yarı barbarlarla barbarların çatışması sonucu dünyanın kötülerden arınması ve kolayca yutulabilecek, hazmedilecek lokmalar haline getirilmesiydi. Kısaca olay, günümüzde Orta Asya’da, Orta Doğu’da, Orta Avrupa’da yaşanan örneklerde de görüldüğü üzere emperyalizmin tüm dünyaya hükmetme, onu kontrol altına alma isteğidir. Aslında olayın sırrı jeopolitiğin kurucusu sayılan Sir Halford John Mackinder’in “Doğu Avrupa’ya egemen olan Merkez Bölgeyi denetler. Merkez Bölgeye egemen olan Dünya Adasını denetler. Dünya Adasına egemen olan dünyayı denetler” sözünde yatmaktadır. Sir Halford John Mackinder’in ‘merkez bölge’ kavramından kastettiği Doğu Sibirya ile Volga havzası arasında uzanan ve Orta Asya’yı da içeren geniş ovalıktır. Asya-Avrupa ve Afrika kıtaları ise Dünya Adasını oluşturmaktadır.
Emperyalizmin, günümüzde, Orta Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Asya’da uygulamaya koyduğu ve 11 Eylül sendromuna dayandırdığı politikalarının temeli aslında, 1815 yılında Viyana Kongresi’nde alınan “Şark Meselesi”ne dayanmaktadır. Bununla hedeflenen, doğudaki büyük devletlerin bölünüp parçalanarak, emperyalizmin kolay hazmedebileceği küçük lokmalar haline getirilmesidir. Şark Meselesiyle sorun artık, Osmanlının ve Türklerin bölgedeki varlığını koruyup koruyamayacağından çıkmış, imparatorluktan en büyük parçayı hangi emperyalist gücün koparacağına, hangisinin bölgede daha etkin olacağına gelmiştir. İşte Balkanlarda, Kafkasya’da, Arabistan yarımadasında yüzbinlerce Türkün ve Müslümanın doğdukları topraklarda katledilmesinin ve milyonlarcasının Anadolu’ya göç ettirilmesinin temelinde bu niyetler, amaçlar, politikalar yatmaktadır.
Tüm bugelişmeler sonucu Balkanlardan Anadolu’ya yönelik ilk göç, ilk sürme olayı, 1683’teki başarısız İkinci Viyana kuşatmasından sonra meydana gelmiştir. Karşı hücuma geçen Avusturya güçlerinin saldırıları, Osmanlı egemenliğinin sona erdirilmesinden çok, Türklerin ve Müslümanların bölgeden tehcir edilmesine, yani göç ettirilmesine dönüşür. Saldırılarda sivil asker ayrımı yapılmaksızın tüm şehir bombalanır.
Avusturya-Macaristan öncülüğündeki birleşik güçlerin yani bir başka deyişle Haçlı Ordularının karşı saldırıları sonucu Osmanlı’nın elinde bulunan tüm kentler, başta Dalmaçya bölgesindekiler olmak üzere, tek tek düşmeye başlar. Buranın Türk ve Müslüman ahalisi Osmanlı devletinin iç kesimlerine doğru kaçar. Kaçmayıp ya da kaçamayıp kalanlar ise ya esir edilip götürülür ya da din değiştirerek yani Hıristiyan olarak varlığını sürdürmek zorundabırakılır. Fakat Viyana bozgunundan sonra ortaya çıkan karşı saldırılarda ilk büyük kitlesel göç Üsküp’te yaşanır. Şehir, sivil ve askeri hedef ayrımı yapılmaksızın gerçekleştirilen bombalama sonucu çıkan yangınlar nedeniyle yaşanmaz hale gelir. 1689’da meydana gelen bu gelişme üzerine şehir boşalır. Yaklaşık 40 bin olan nüfusu 10 binlere düşer. Çok sayıda insan doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalır. Büyük çoğunluğu soluğu Anadolu'da alır.
Göçler, savaşların ve saldırıların sürdüğü 18. yüzyıl boyunca da devam eder. Fakat Balkanlardan Anadolu’ya yönelik en büyük ilk kitlesel göç, 19. yüzyılda meydana gelir. Yani 1804’te başlayan ve aralıklarla yaklaşık 10 yıl süren ayrılıkçı Sırpların başlattığı ayaklanma döneminde yaşananlar sırasında. Reformlara karşı direnen feodal beyler olan “dayı”lara ve yeniçerilere karşı başlayan ve bundan dolayı Sultan 3. Selim tarafından desteklenen ayaklanma zamanla, Osmanlının oradaki siyasi varlığına yönelir. Bundan sonra isyancıların hedefi artık, bağımsız Sırbistan’ı gerçekleştirmektir. Fakat nüfusun önemli bir kısmını Türk ve Müslümanların oluşturduğu, bazı yerlerde çoğunlukta olduğu bir coğrafyada bağımsız bir devlet kurma olanağı yoktur. Bu amaçla saldırırların asıl hedefi, birlikte yaşamayı olanaksız kılmak ve bağımsız bir devletin demografik altyapısını oluşturmak için Müslümanlar ve Türkler olur. Ayaklanmalar sırasında meydana gelen saldırılar sonucu çok sayıda Türk ve Müslüman, doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalır. Yapılan araştırmalar, sadece 1806–1812 yılları arasında 200 bin civarında insanın göç ettiğini ortaya koymaktadır. Aslında bu yolla yapılmak istenen, araştırmacı-tarihçi Bilal Şimşir’in de belirttiği üzere bir “nüfus ihtilali” yoluyla azınlığı çoğunluk haline getirmektir.
Sırbistan’da ayaklanmanın ve göçlerin sürdüğü bir dönemde Osmanlı Devleti, kuzeyde çok daha büyük bir sorunla karşı karşıyadır. Rusya, ya fırsattan yararlanarak toprak elde etmek ya da devam eden Sırp isyanı başarıya ulaştırmak, ve yahutta her ikisini birden elde etmek amacıyla Osmanlı Devleti’ne saldırır. Olan yinesivillere olur. Devam eden Osmanlı Rus savaşlarında, özellikle sadece 1806 ve 1912 savaşlarında Dobruca ve Deliorman’dan, bazı iddialara göre, yaklaşık 400 bin kadar Türk, göç etmek zorunda kaldır. Fakat bu göçler, isyancıların ve işgal ordularının niyetleri, amaçları başka da olsa, daha çok savaşla sınırlı göçlerdir. Yani şavaşların ve isyanların bitiminden sonra göç edenlerin geriye dönme olanağı bulduğu göçlerdir. Fakat taş yerinden oynamıştır artık ve bundan sonra insanları doğdukları topraklardan sürüp atmak daha da kolaydır.
Bundan sonraki göç, Mora yarımadasından yaşanır. Fakat bu, 2-3 bin insanla sınırlı bir göçtür. Çünkü 1821 Yunan isyanında bölgede yaşayan yaklaşık 30 bin Türkten sağ kurtulabilenlerin sayısı ancak bu kadardır.
Balkanlardan Anadolu’ya yönelik en büyük göç, tehcir tartışmasız, 1877–78 yılında, Hicri takvime göre 1293’te meydana gelmesinden dolayı 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı Rus savaşında yaşanmıştır. Osmanlı demografi uzmanı Amerikalı tarihçi Justin McCarthy’ye göre göç edenlerin sayısı 1 milyon 253’dir. 19 Mayıs Üniversitesi öğetim üyelerinden araştırmacı Nedim İpek’e göre ise bu sayı 1 milyon 243 bindir. Göçün nedeni, Bulgar Bulgar Milli İdare Teşkilatı’nın başında bulunan Prens Çerkasky’in, Harbiye Nazırı Mılyutin’e yazdığı mektubunda, “bu savaş açıkça bir ‘ırk imha’ savaşı olacaktır” sözünde de ifade ettiği üzere, Türklerin ve Müslümanların soykırıma uğratılmasıdır. Amerikalı tarihçi Justin Mc Carthy’ye göre can kaybı ve kitlesel olarak çekilen çile bakımından bu savaş esnasında meydana gelen göçler, tarih boyunca görülenler arasında en dehşet verici olanlardan biridir. Çarlık ordusunun ve komitacıların giriştiği kıyım eylemleri bu kaçışın temel nedenidir. Saldırı ve katliama maruz kalan Türklerin düşündüğü tek şey kaçmak, kaçmak, kaçabilmektir.
Türkler, ilerleyen Rus ordularının önü sıra can havliyle, bir an önce güvenli bölgelere ulaşmak için çabalamaktadır. Bu insanların yöneldiği yerler kuzeyde Tuna Ordularının ve Türklerin yoğun olarak bulunduğu Şumnu-Varna, güneyde Rodoplar, Selanik, Dedeağaç, batıda Üsküp ve doğuda da başkent İstanbul’dur. Fakat büyük büyük çoğunun hedefi doğrudan ya da aktarılarak ta olsa, bu tür acıları bir daha yaşamayacağına inandığı İstanbul ve Anadolu’dur. Gelen göçmenler, başta Bursa olmak üzere ülkenin dört bir yerleştirilmiştir.
Bu arada Rus işgali nedeniyle Anadolunun doğusundan da içlerine doğru yoğun bir göç yaşanmaktadır. Özellikle Sohum, Batum, Kars ve Doğu Beyazıt’ın işgali sonucu çok sayıda insan Anadolu içlerine doğru göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göçlerin nedeni de aynı Balkan yarımadasındakinden farklı değildir. Nasıl ki, Balkanlarda Bulgarlara, Yunanlılara yurt açmak için Türkler tehcir edilmiştir, aynı olay doğuda da Ermenilere yurt sağlamak için yapılmıştır. Kısaca bir tarafta savaş ve göçler diğer tarafta ise eli kolu bağlı bir devlet. Ama bir o kadar da düşmana inat yaşama azmi, umut ve mücadele.
Rus ordusu Yeşilköy’e gelmiş, İstanbul’un kapılarına dayanmış ve savaş bitmiştir. Osmanlı ile Rusya arasında yapılan anlaşmadan batılı güçlerin hiçbir memnun değildir. Çünkü Bulgaristan çok büyümüş, Rusya bölgede tek başına hâkim olmuştur. Bismarck’ın öncülüğünde Berlin kongresi toplanır. Fakat bu, çözümün değil çözümsüzlüğün kongresidir. Balkanlar yeniden şekillendirilir fakat her şey dünden daha kötüdür.
Berlin Kongresi’nde göçmenlerle ilgilihükümler de bulunmaktadır. Fakat kongrede alınan tüm kararlara rağmen, göçler durmaz. Dünün komitacılarının bugünün resmi görevlileri olduğu bir ortamda, insanlar göç etmeyip te ne yapsın ki?
Berlin Kongresi kararları sonrasında en büyük göç, Bosna Hersek’ten yaşanır. Bugün de hala bir Müslüman ülkeyle sınır komşusu olmaktan rahatsız olan Avusturya’nın kongre kararları uyarınca bu ülkeyi işgale başlamasıyla önce direniş sonra göçler yaşanır.
Bütün işgal güçlerinin, ele geçirdikleri ülkelerde yaptıklarını Avusturya da yapar. Bölgedeki varlığını garanti altına alabilmek için Boşnaklar üzerine yoğun bir baskı uygular. Ekonomik ve siyasi güçlerini ellerinden alır. Katolikleri yerleştirerek nüfus dengesinin değiştirmeye ve Boşnakları zorla asimilasyona çalışır. Boşnaklar açaısından en katlanılmaz olanı ise zorla askere alınmaktır. Çünkü bunun sonunda düne kadar bir parçası olduğu ve varlığı için savaştığı Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmak vardır.
Yapılan bu uygulamalar sonucunda 1882–1900 yılları arasında 120 bin Boşnak, anavatan olarak gördükleri Osmanlı’ya göç eder. Bu rakamın 1900’de meydana gelen göçlerle birlikte 150 bine ulaştığı tahmin edilmektedir.
Bosna Hersek te elden çıkınca Osmanlının elinde Balkanlarda sadece Başkenti Filibe olan Şarki Rumeli Vilayeti, Makedonya ve Girit kalmıştır. Daha sonra sıra Doğu Anadolu’nun Türklerden alınıp Ermenilere verilmesine gelecektir. Fakat Balkanlarda yaşananlardan ders çıkaran İttihat Terakki, bu oyunun doğuda oynanmasına fırsat vermeyecektir.
Neyse, biz tekrar Balkanlara dönelim. Bu coğrafyada elde kalan son toprak parçalarının Osmanlıdan koparılması ve buralardaki Türklerle Müslümanların sürülmesi için çok fazla beklenilmeyecektir.
İlk kıvılcım 1885’te başkenti Filibe olan Doğu Rumeli vilayetinden gelir. Bulgaristan Prensliği, tek bir kurşun bile sıkmadan Doğu Rumeli Vilayetini ilhak eder. Kıvılcım Makedonya’da ateş topuna dönüşür ve Osmanlı Devletinin kucağına düşer. İmparatorluğun Makedonya sorunu ile boğuştuğu, daha doğrusu sonucun kendisine bildirilmesini beklediği bir dönemde, Girit’ten yükselen ayrılık sesleri daha da güçlü gelmeye başlamıştır.
Adada, 1889’da gerçekleştirilen ayaklanmanın hedefi, geçmişteki tüm ayaklanmalarda da olduğu gibi, yine Türklerdir. Silahlanan Rumlar her yerde Türklere saldırır. Tıpkı Mora’daki Yunan ayaklanmasında olduğu gibi. Türkler öldürülüp, malları gasp edilir. 6 Şubat 1897’de son hamle yapılır. Bağımsızlık yanlısı Rumlar, adanın Yunanistan’la birleştiğini açıklarlar ve kraldan bunu kabul etmesini isterler. Osmanlı Devleti bu talebi kabul etmez. Büyük devletlerin araya girmesiyle yapılan görüşmeler sonucu Bab-ı Ali adanın özerkliğini kabul etmek zorunda kalır. Girit’te de, büyük güçlerin devreye girdiği, arabuluculuk yaptığı tüm görüşmelerde olduğu üzre, ne hikmetse kaybeden hep Türkler olmuştur! Kazanansa Rumlar. Neden acaba?
18 Aralık 1897’de özerk bir eyalet haline gelen Girit’in başına, Yunan Prensi Yorgi vali olarak atanır. Yani kuzu, kurda teslim edilir. Artık Türklerin can ve mal güvenliğinden bahsetmek boşuna bir çabadır. Her tarafta saldırılar, yağmave gasplar sürer. Tüm bu yaşananlar sonucunda, sadece 1878–1898 yılları arasında Girit adasından yaklaşık 175 bin kişinin can güvenliği nedeniyle Osmanlı topraklarına göç ettiğini tahmin edilmektedir. Ya öldürülenlerin sayısı…
Artık Girit fiilen elden gitmiştir. Sıra Osmanlıya ve Türklere Makedonya’da son darbeyi vurmaya gelmiştir. Bu ülke resmen Osmanlıya bağlı olmakla birlikte fiilen yabancıların kontrolündedir. Büyük güçlerin tertiplediği oyun sonucu olay bir Kiliseler savaşına dönüşür. Herkes kendi desteklediği grubun kazanması için elinden geleni yapmaktadır. Bu arada onbinlerce insan ölmüş, yüzbinlercesi göç etmiş kimin umurunda?
Bu oyunda, aslında kaybedenler tarafında olan, Rum, Bulgar ve Sırp komitacılar karşılıklı katliam ve vahşet konusunda birbirleriyle yarışırlar. Hepsinin anlaştığı tek nokta ise Türk düşmanlığıdır. İkinci Meşrutiyetin ilanı ve İttihat Terakki’nin Makedonya’da savaşa son vermek için çıkarttığı Kiliseler Kanunuyla Balkan ülkeleri arasındaki anlaşmazlık sona erer. Ardından reformlar gelir. Fakat hem reform isteyen emperyalist güçler hem de Balkan ülkeleri gelişmelerden rahatsızdır. Çünkü reformlar zaten kendi toprağı olan Makedonya’da Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürmesine yol açabilecektir. Bu ise Makedonya’yı 20 yıl boyunca kendi topraklarına katmak isteyen Balkan ülkeleri için kabul edilemez bir durumdur. Onca yılın boşa gitmiş olması demektir. Emperyalist güçler açısından da Adriyatik’e çıkışı olan, Avrupa içlerine kadar uzanan bir Müslüman devlet demektir. Ortak düşman karşısında aralarındaki anlaşmazlıklara son veren Balkan ülkeleri, Osmanlıya savaş ilan ederler. Savaşı Osmanlı Devleti’nin kazanacağını düşünen emperyalist güçler, savaşın sonucu ne olursa olsun statükonun değişmeyeceğini garanti ederler. Fakat savaşın sonucu hiç te büyük güçlerin tahmin ettiği gibi olmaz. Savaş çok kısa bir sürede koskoca Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ile son bulur. Hal böyle olunca da emperyalist güçler, statükonun değişmesine izin vermeyecekleri yönündeki sözlerini unuturlar.
Türkler ve Müslümanlar açısından Balkan Savaşı, acı, gözyaşı, katliam, ölüm ve göç demektir. Fakat Anadolu’ya ulaşmak o kadar da kolay değildir. Yaşananlar 93 Harbinin benzeridir. Değişen sadece taraflardır. Artık sahnede Ruslar yoktur. Bu ülkenin yeri Balkan devletleri ve komitacılar almıştır. Üstelik her bir, diğerinden daha fazla ilerleyebilmek, daha fazla toprak kazanabilmek için çok daha acımasız davranmaktadır. Hem Türkler ve Müslümanlar, hem de gözleri önünde yüzbinlerce insanı öldürülen, çok daha fazlası da göç ettirilen devlet, yani yöneticiler bitkin ve çaresizdir. Bir Hıristiyanın burnu kanayınca ortalığı ayağa kaldıran, Bab-ı Ali’den hesap soran, katilleri bağımsızlık savaşçısı diye hapisten çıkartıran batı, söz konusu Türkler ve Müslümanlar olunca, en son Bosna Savaşında da olduğu üzere sessizdir.
Tüm bu ve benzeri yaşanan olaylar sonucu sayıları yüzbinlerle ifade edilen Türkler ve Müslümanlar göç etmek zorunda kalır. Osmanlı demografi uzmanı araştırmacı Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre, Balkan Harbi’nden Birinci Dünya Savaşına kadar olan dönemde sadece Batı Trakya ve Yunanistan’dan gelen Türk nüfusu 440.000’dir. İttihat ve Terakki’nin önde gelenlerinden Cemal Paşa, anılarında bu sayıyı 500 bin olarak vermektedir. Fakat bu sayılar, sadece yardım alan ve kaydı tutulan insanları kapsamaktadır. Antoniades’e göre verilen bu sayılar içinde kayda geçmemiş 500 bin kişi daha bulunmaktadır. Rakamlar arasındaki farklılık öldürülen yüzbinlerce suçsuz sivil konusunda da ortaya çıkar. Balkan Savaşları esnasında işgal orduları ve komitacılar tarafından öldürülen Türk ve Müslümanların sayısının 200 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. raştırmacı Bilal Şimşir’e göre de rakam 200.000’den aşağı değildir. Bazı yabancı kaynaklar ise bunu 240 bin olarak vermektedir.
Göçler Balkan Savaşı’ndan sonra da devam eder. İlk göçler, bağımsızlığını kazanmış bulunan Bulgaristan’dan yaşanır. Yönetime gelen eski komitacıların uygulamaları sonucu, çok kısa bir sürede 200 bin kadar kişi bu ülkeden göç eder. Bu gelişmeler üzerine iki ülke temsilcileri azınlık sorununa bir çözüm bulmak için bir araya gelirler. Yapılan görüşmeler sonucu sınırın her iki tarafındaki 15 kilometrelik bölgede bulunan Türk ve Bulgarların değişimine karar verilir. Sonuçta, Bulgaristan’da bulunan 48 bin.750 Türk ile Türkiye’de bulunan 46 bin 764 Bulgar mübadele edilir.
Balkan Savaşları sonrasında göçün yaşandığı bir başka ülke de Arnavutluk’tur. Fakat 1913–1918 yıllarında yaşanan bu göçlerin Tiran yönetimiyle bir ilgisi bulunmamaktadır. Göçün nedeni, özellikle ülkenin kuzeyini, yani İşkodra’yı işgal etmiş bulunan Karadağ güçlerinin uygulamalarıdır.
Balkan Savaşları sonrasında bölgeden Anadolu’ya yönelik en büyük göç 1919–23 yılları arasında Sırp Hırvat Sloven Krallığı’ndan yaşanır. Aslında bu ülkeden göçler Birinci Dünya Savaşı boyunca da sürmüştür. Fakat kilesel bir nitelik kazanması bu ülkenin, 25 Şubat 1919’da başlattığı kolonizasyon ve tarım reformuna politikalarıyla olmuştur. Çünkü bununla yürütülen gerçekte tasfiye politikasından başka bir şey dağildir.
Karadağ, Sancak, Makedonya ve Kosova’nın dahil edildiği Güney Sırbistan’da uygulanan tarım reformunun iki önemli sonucu olur. Osmanlı yönetiminin devamı görülen Türkler ve Müslümanlar ellerindeki toprakları kaybederler. Geçmişin rövanşını alan Sırplar ise egemenliği ele geçirmiş yeni toprak zenginleri olarak tarih sahnesine çıkarlar. Fakat Türkler ve Müslümanlar herşeye rağmen hala önemli bir güçtürler. Dolayısıyla tam anlamıyla sindirilmeleri gerekmektedir. Yöntem basittir. Önce ellerindeki silahlar toplanarak savunmasız ve güvensiz bırakılırlar. Ardından uygulamaya konan iskân politikaları ile askere almadaki yeni uygulamalarla dünyaları parçalanır, kimlikleri alt üst edilir, homojenlikleri bozulur. Herkes diken üstündedir.
Sırp, Hırvat Sloven Krallığı’nda uygulamaya konan tarım ve kolonizasyon politikaları istenilen sonucu vermemiş dahası ülke, 1920’lerin başında büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmıştır. Çünkü toprakların reformla, jandarma, vali gibi buraları işleyemeyen kesimlerin eline geçmesi sonucunda üretimde önemli oranda azalmalar olmuştur. İşsizlik ve ekonomik bunalım had safhadadır. Bu durum, siyasi partilerin seçim programlarına da yansır. Yabancıları sınır dışı etmeyi amaçlayan ırkçı bir söylem öne çıkar. Aslında asıl amaç yaşanan ekonomik sıkıntı içinde Sırp, Hırvat, Sloven işçi ve işadamlarına istihdam ve daha iyi pazar koşulları yaratmaktır. Aynı yıl bu niyet, söylem olmaktan çıkar ve eyleme dönüşür. Hükümet bir genelgeyle sınır dışı edileceklerin listelerinin hangi kurallara göre düzenleneceğini yerel yönetimlere bildirir. Listeye dahil olanlar bazı istisnalar hariç, üç gün içinde sınır dışı edilirler. Tüm bu gelişmeler sonucu 1919 ile 1920 yılları arasında yaklaşık 75 bin kişinin Anadolu'ya göç ettiği tahmin edilmektedir.
Sırp Hırvat Sloven Krallığından; özellikle de Sancak bölgesinden, Anadolu’ya yönelik diğer bir yoğun göç te 1923’te yapılan yerel seçimden sonra meydana gelir. Müslümanlar Sancak’taki seçimlere ayrı bir parti ile katılmışlardır ve Sırpları temsil eden Radikal Parti’den daha fazla oy almışlardır. Bu, Radikal Parti’yi destekleyen Sırplar için kabul edilebilir bir sonuç değildir. Müslümanlar, seçimden birinci güç olarak çıkmanın bedeli öder. Partileri Cemiyet kapatılır. Yapılanlar bu kadarla da sınırlı kalmaz. Cemiyet Partisine en fazla oy veren Müslümanların yaşadığı Pavino, Polje ve Şahoviçi seçim bölgelerine baskınlar düzenlenir. Erkeklerin büyük kısmı, Karadağlı çetelerin, emekli subay ve jandarmaların başı çektiği silahlı 2000 kişiden oluşan grup tarafından öldürülür. Geri kalanlar da çıkarılan yangın sonucu evlerinden çıkma fırsatı bulamadan ölürler. Bu olaydan sonra bu iki bölgeden ve civardaki köylerden Bosna’ya ve Türkiye’ye yoğun göçler yaşanır. Bu ve benzer nedenlerle bölgeden, iki dünya savaşı arası dönemde Türkiye’ye gelenlerin sayısının 240 bin olduğu tahmin edilmektedir. Yugoslavya Dış İşleri Bakanlığı kaynaklarına göre ise sadece 1919 ile 1940 yılları arasında göç edenlerin sayısı 255 bin 878’dir.
Balkan Savaşlarında ve sonrasındabölgeden gelen insanların sayısıyla ilgili olarak değişik rakamlar verilmektedir. Araştırmacı Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre Balkan Harbi’nden Birinci Dünya Savaşına kadar olan ve yaklaşık 3 yılı kapsayan dönemde, sadece Batı Trakya ve Yunanistan’dan gelen Türk nüfusu 440.000’dir. Amerikalı tarihçi Justin McCarthy ise Osmanlı istatistiklerinden yararlanan Antoniades ve Toynbee’den naklen, gelen insanların sayısını 413 bin 922 olarak vermektedir. Ancak Antoniades, Türk göçleriyle ilgili olarak bir konuya dikkati çekmektedir. Yazara göre, verilen bu sayılar içinde, kayda geçmemiş 500 bin kişi daha bulunmaktadır.
Cumhuriyet’in ilanından sonra her alanda olduğu gibi, ülkenin dış Türklere yönelik politikasında da önemli değişiklikler meydana gelir. Çünkü Kurtuluş Savaşı kazanılmış, düşman denize dökülmüş, Cumhuriyet kurulmuştur. Fakat Anadolu bitkin, Anadolu yorgun ve Anadolu perişandır. Dahası, ileri sürülen bir düşünceye göre, dış müdahale tehdidinin ortadan kalkması için nüfusun en azından 25 milyon olması gerekmektedir. Kısaca yapılması gereken çok iş vardır. Ancak bunun için ne yeterli sermaye ne de yeterli insan gücü bulunmaktadır. Oysa Genç Türkiye’nin hemen yanıbaşında; Bulgaristan’da, Romanya’da, Sırp Hırvat Sloven Krallığında, hala yüzbinlerce Türk yaşamaktadır. Yapılması gereken bir an önce onları buraya getirmektir. Ama nasıl?
Aslında Cumhuriyet Türkiye’sinin, kaybedilen topraklarda kalan Türklere yönelik politikasının ilk işareti, daha Lozan Antlaşması imzalanmandan önce Kurtuluş Savaşı esnasında bizzat Mustafa Kemal tarafından verilmiştir. Büyük önder, işgal altındaki İstanbul’dan gelen gazetecilerle yaptığı “İzmit Kasrı Görüşmesi” sırasında konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Memleketin nüfusu üzülecek bir derecededir. Zannederim ki, bütün Anadolu’nun halkı sekiz milyonu geçmez. Şimdi biz, bunu telafi etmek istiyoruz. Telafi etmek için ise şüphe yok herkesçe malum olduğu üzere sıhhi ve sosyal tedbirleri almak lazım gelir... Fakat aynı zamanda milli sınırlar dışında kalan aynı kültürden olan unsurları da getirmek ve onları da refah içinde yaşatarak nüfusumuzu artırmak lazımdır ki, buna da girişilecektir. Eğer Rusya’dan getirmek mümkün olursa oradan da getireceğiz. Fakat bence, Makedonya’dan ve Garbi Trakya’dan Türkleri toptan buraya nakletmek lazımdır ve bir daha Avrupa seferi yaparak oralara gitmeyi düşünmemeliyiz.”
Bu yaklaşımın ilk yansıması Lozan Barış Anlaşmasında görülür. 30 Ocak 1923’te imzalanan Mübadele Sözleşmesi ile Türkiye ve Yunanistan arasında nüfus değişimine kara verilir. Batı Trakya ile İstanbul’un kapsam dışı bırakıldığı bu anlaşma kapsamında giden Rumların toplam sayısı, 1926 Yunan nüfus sayımı sonuçlarına göre, 1 milyon 104 bin 216 kişidir. Fakat anlaşmanın imzalanmasından sonra gidenlerin sayısı sadece ve sadece 186 bin 189 kişidir. Geriye kalanı ise daha önce göç edenler ve kaçanlar oluşturmaktadır. Çünkü imzalanan sözleşmeye göre mübadele, başlangıç tarihi olan 18 Ekim 1912 ile 30 Ocak 1923 tarihleri arasında meydana gelen tüm göçleri ve nüfus hareketlerini kapsayan bir anlaşmadır. Hal böyle olunca da anlaşmanın imzalanmasından önce gitmiş bulunan yaklaşık 950 bin Rum da mübadil olarak kabul edilmektedir. Bu arada üzerinde ayrıca durulması gereken bir konu da mübadelede giden Rumların sayının içinde sadece 1919–20 yılları arasında Anadolu’ya gelen, yaklaşık 350 bin Rumun da olup olmadığıdır? Mübadele konusunda yanlış, daha doğrusu eksik bilinen bir konu da göç etmek zorunda kalan Türklerin sayısıdır. Lozan Barış Anlaşmasının imzalanmasından sonra gelen Müslümanların sayısının 480 bin civarında olduğu tahmin edimektedir. Fakat bu sayıya, mübadelenin başlangıç tarihi olan 18 Ekim 1912’den Büyük Taarruz’un başladığı 30 Ağustos 1922 tarihine kadar gelen Müslümanların sayısı tam olarak belirlenemediğinden dahil edilmemiştir. Dahası bu dönem mübadele yeterince araştırılmamıştır.
29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilan edilir. Artık öncelikli hedef Anadolu’yu bayındır bir hale getirmektir. Fakat bunu gerçekleştirmek zordur. Çünkü ülkede bunu hayata geçirmek için ne yeterli sermaye ne de yeterli işgücü vardır. Peki yapılması gereken nedir?
Ankara’nın, bu amacını gerçekleştirmek üzere yaptığı ilk iş Balkan ülkeleriyle anlaşmaları imzalamak olur. İkili dostluk anlaşmalarıyla hem göçler bir kurala bağlanır hem de kalan Türklerin sosyal, ekonomik ve kültürel hakları güvence altına alınır. Ayrıca bu anlaşmayla, bölgedeki Türk ve Müslümanlarla onların haklarının koruyucusunun, savunucusunun artık genç Türkiye Cumhuriyet’nin olduğu belgelenmiş olur.
Bu soruna çözüm bulmak amacıyla anlaşmaya varılan ülkelerden biri Bulgaristan’dır. Bu ülkeyle 18 Ekim 1925’te Ankara’da “Türk-Bulgar ikamet sözleşmesi” imzalanır ve göçler bir kurala bağlanır. Fakat Türklerin anlaşmalardan doğan haklarını kullanmaya başlaması ve ortaya örgütlü bir yapının çıkması Sofya’yı tedirgin eder. Türkler beşinci kol olarak görülür. Avrupa’da yükselen faşizm olgusuna paralel olarak Bulgaristan’da da devletin bazı kesimlerince desteklenen Trakya ve Narodna Zaştita (Vatan Savunucuları) adlı faşist gruplar ortaya çıkar. Bunların öncelikli hedefi Türklerin organize olduğu Kemalist düşünceleri savunan Turan Cemiyeti ile bu cemiyetin ileri gelenleri olur. Türkiye’den gönderilen 150’liklerden bazılarının da olaya destek vermesi ve Bulgar yönetimini kışkırtması sonucu saldırıların niteliği değişir. Cemiyetin önde gelenleri öldürülmeye başlanır. Türkler savunmasızdır ve dolayısıyla panik haldedir. Bu durum 1933’te meydana gelen Razgrad (Hezargrad) olaylarıyla iyice doruğa çıkar. Fakat Türkler için asıl katlanılmaz dönem 1934’te gerçekleştirilen askeri darbeyle başlar. Saldırılar dayanılmazdır? Yaşanan tüm bu gelişmeler sonucu 1923 ile 1939 yılları arasında Bulgaristan’dan Türkiye’ye yaklaşık 200 bin kadar Türk göç eder.
1923–39 yılları arasında yoğun göçün yaşandığı ülkelerden biri de Romanya’dır. İkili ilişkilerde çok iyi bir dönemin yaşandığı Romanya’dan kaynaklanan göçlerin temel nedeni öncelikli olarak Türkiye’nin nüfus politikaları olmuştur. Bu gelişmler sonucu Romanya’dan Türkiye’ye yaklaşık 118 bin kişi göç etmiştir. Daha sonraki yıllarda bu ülkeden yaşanan göç rakamları yüzlerle ifade edilebilecek kadar azalmıştır.
Yıl 1944. Yaklaşık 5 yıl süren savaş, ölen 30 milyon insan, bir o kadar da sakat ve yaralı. İkiye bölünen bir dünya, acılar ve ayrılıklar. Tüm dünyada savaş bitmiştir. Artık ülkeler, Yunanistan hariç, savaşın yaralarını sarmakla meşguldürler. Bu ülkede savaş sonrasında süren iktidar mücadelesi 1947’den itibaren solcu güçlerle hükümet kuvvetlerinin iç savaşına dönüşmüştür. Fakat bu savaştan en fazla Türkler etkilenir. Çünkü savaşın geçtiği yerler genellikle Türklerin yaşadığı bölgelerdir.Yöre halkınca çete olarak adlandırılan solcu güçlerin gıda ürünlerine el koyması ve gençleri zorla kendi saflarında savaşa katılmaya zorlaması nedeniyle, dağlardan Gümülcine ve İskeçe’ye, Türkiye’ye yoğun bir göç yaşanır. Göçler, bölgede Yunan ordusunun otorite kurmasnıdan sonra da 1950’li yılların ortalarına kadar sürer. Yunanistan’ın iç savaşla boğuştuğu bir dönemde Bulgaristan’da ise rejim değişikliğinin sancıları yaşanmaktadır. 1944’te Sovyet ordularının desteği ile sağlanan rejim değişikliği ile ilk başlarda büyük bir toplumsal heyecan ve özgürlük yaşanır. Fakat bu kısa sürer. Çünkü Komünist Partisi kendi mutlak iktidarını kurma peşindedir. 1946 yılına gelindiğinde parti, bu konuda önemli mesafe kaydeder. Ülke çapında kontrolü eline geçirir. Artık tek doğru ve mutlak güç kendisidir. Bunun etkileri kısa sürede görülür. Meydana gelen parti diktatörlüğünde toplumdan istenen tek şey, sadece ve sadece alınan kararlara uyması, verilen emirlere itaat etmesidir. Bu süreçten Türkler ve Müslümanlar da aynı şekilde etkilenir. Sofya, 27-28 Aralık 1944’de toplanan Bulgaristan Türkleri Vatan Cephesi Komiteleri tarafından dile getirilen eğitim, vakıf ve dini talepleri dikkate almaz. Bunun yerine yeni rejim, kendi politikalarını uygulamaya koyar. Türk okullarını devletleştirir. Yeni uygulamalar sadece eğitimle sınırlı kalmaz. Hayata geçirilen kültür politikalarıyla Türklerin ve Müslümanların kapalı dünyaları da kırılır. Geleneksel sosyal, ekonomik ve kültürel yapıları parçalanır. Şimdi hiç te alışık olmadıkları bir dünyanın içindedirler. İnsanlar huzursuzdur.
1946 Bulgaristan’da önemli olayların peşpeşe yaşandığı bir yıldır. Şimdi sıra Moskova’da bulunan Dimitrov’un Bulgaristan’a dönmesine gelmiştir. Fakat Dimitrov’un dönmeden önce çözümlenmesini istediği bazı konular bulanmaktadır. Bunların başında da Türkler ve Müslümanlar bazı bölgelerde sayısal olarak nüfus çoğunluğunu oluşturmaları gelmektedir. En fazla rahatsızlık duyulan bölge ise Yunanistan sınırında bulunan ve Türkiye’ye oldukça yakın olan Rodoplardır. Çünkü bu bölgedeki bazı yerlerde Türklerin ve Müslümaların oranı, %98’lere kadar çıkmaktadır. Sofya açısından konu acil olmasına acildir fakat gündeme getirilmesi ancak Dimitrof’un Bulgaristan’a dönmesinden sonra olur. 4 Ocak 1948’de parti merkez komitesinin geniş oturumunda konu tartışılır ve karara bağlanır. Buna göre Rodoplardaki Türkler ve Müsümanlar ya Türkiye’ye göç ettirilecek ya da Bulgaristan’ın iç bölgelerine gönderilecektir. Alınan kararlar sonucu 1948–50 yılları arasında yaklaşık 2200 aile Rodoplardan alınıp Bulgaristan’ın iç bölgelerine gönderilir. İnsanlar huzursuzdur. Huzursuzluğu, Tito’nun Bulgaristan’ı ziyareti esnasında, Dimitrov’un Şumnu’da Türklere yönelik yaptığı konuşmada daha da artırır:“Bölgenizde, sayıca kalabalık olan Türk ahalisi yaşamaktadır. Slav olmayan bu ahali, Halk Cumhuriyeti Bulgaristan’ın inşaatında yer almakta ve tam bir hak eşitliğine sahip bulunmaktadır. Bize göre Türk ahalimizin gözleri, İstanbul ve Ankara’ya doğru değil Sofya’ya ve Belgrad’a doğru dikilmelidir. Aramızda yaşayan bu azınlıkların içinde ve bilhassa Türklerde, Bulgar milletinin düşmanlarının ajanlarını görmek istemiyoruz.”
(Yeni Işık 15 Aralık 1947 No:65)
Şüphe, tansiyon, tedirginlik ve gerilim gün geçtikçe artar. 1949’a gelindiğinde ise tepe noktaya ulaşır. Yapılan reformla bütün topraklar, TKZS adı altında kollektifleştirilir. Bundan hem Bulgarlar hem Türkler etkilenir. Fakat büyük çoğunluğunun geçim kaynağı toprak olan ve ikili anlaşmalarla hakları ayrıca düzenlenen Türkler ve Müslümanlar bu durumdan çok daha fazla etkilenirler. Tek ve en büyük zenginlikleri olan toprak ellerinden alınınca birden, sıradan, fakir birer insan haline gelirler. Bu gelişme Türklerde ve Müslümanlarda, yeni rejimin kendilerine yönelik gizli amaçları olduğu konusunda duydukları şüphe ve tedirginliğin iyice artmasına yol açar. Askere işçi asker olarak alınma ise olayın tuzu biberi olur. Artık var olan şüphe ve tedirginlik değildir kanaattir. Düşünülen tek şey, bunların niyeti kötü, en iyisi bir an evvel anavatana gitmektir. Düşüncenin bu olduğu yerde ilk başvurulan adres te Türk temsilcilikleri olur.
Bu duygu yoğunluğu içindeki Türkler, 1947 yılından itibaren göç için Türk temsilciliklerine başvurmaya başlar. Her Türk köyü birer dilekçe hazırlar. Bu dilekçeler Türk Büyükelçiliği ve konsolosluklarına verilir. Doğrudan Türkiye’deki yetkililere gönderilenler de olur.
Türk temsilciliklerinin önünde meydana gelen kuyruklar, Bulgaristan’da yaşanan sıkıntıya paralel olarak her geçen gün artar. Özellikle 1949’da toprakların kolektifleştirilmesiyle bu durum, Sofya yönetimini huzursuz edecek noktaya gelir. Fakat yeni rejim, Türklerin göçüne izin verip vermeme konusunda kararsızdır. Yöneticiler öncelikle, Moskova’nın görüşlerini öğrenmek istemektedir. Bu amaçla Stalin ile görüşmek ve yardımlarını almak için Moskova’ya bir ekip gönderilir. Vılko Çervenkov, Georgi Demyanof ve Anton Yugof’tan oluşan 3 kişilik heyet ile Stalin arasındaki görüşme 29 Temmuz 1949 tarihinde Kremlin'de gerçekleşir. İlk sözü Çervenkov alır.
Çervenkov: Bir süredir Türkler kıpırdanmaya başladı. Türkiye'ye göç etmek istiyorlar. Dışarıdan da destek alıyorlar. Ancak bu insanların büyük bir bölümü iyi tütün üreticileri. Gitmelerine izin verirsek tütün üretimimiz yok olur.
Stalin: Türkiye onları kabul edecek mi?
Yugov: Şüpheliyiz... Etmeyebilir de.
Stalin: Peki, Türkiye sınırınızı rahatsız ediyor mu? Herhangi bir hareketlilik var mı?
Yugov: Hayır, ama basında Bulgaristan aleyhine kampanyalar sürdürüyorlar.
Stalin: Bunu özellikle Amerika istiyordur onun için yapıyorlardır.
Çervenkov: Gerçekten zor durumdayız. Lütfen biraz yardım edin!
Stalin: Yardım ederim ama elinizi çabuk tutmalısınız. Tütün o kadar önemli değil. Siz onları göçe zorlayın!
Yugov: Bunu sonbahara kadar yapabiliriz.
Fakat bu kadar beklenilmez.
İki ülke ilişkileri gerilir. Bulgaristan, 10 Ağustos 1950 de Türkiye’ye, 250 bin kişiyi göçmen olarak kabul etmesi için nota verir. Ancak karşılıklı notalar sorunu çözmez. Sınır bir açılıp bir kapatılarak göç olgusu düzensiz bir şekilde sürer. Yine de bu süreç sonunda 159.393 kişi Türkiye’ye göç eder.
Prof. Dr. Oral Sander’e göre Bulgaristan’dan gerçekleşen göçlerin iki nedeni bulunmaktadır. Birinci neden, Bulgaristan’ın 250 bin Türkü göndererek azınlık sorununu çözme isteğidir. İkinci neden ise, 10 Ağustos 1950’de Kore savaşına asker göndereceğini açıklayan Türkiye’yi, ilave ekonomik harcamalara ve güvenlik endişelerine sokarak köşeye sıkıştırmaktır. Bu yolla hem batı yanlısı DP’nin zor durumda bırakılması hem de komünist devrimin sosyo-ekonomik altyapısı hazırlanması amaçlanmaktadır.
1949–50 göçlerinin asıl nedenlerinnin başında belki de, Bulgaristan’daki Türklerin ve Müslümanların hızlı nüfus artışı gelmektedir. O kadar ki, 1940 yılında 640 bin olan Türklerin sayısı, 1949’a gelindiğinde 210 bin artışla 850 bine ulaşmış bulunmaktadır. Üstelik İkinci Dünya Savaşında 20 bin kişinin Türkiye’ye göç etmişken.
İkinci Dünya savaşı sonrasında göçlerin yaşandığı bir başka ülke de Yugoslavya’dır. Bu ülkedin yaşanan göçlerin ekonomik, sosyal, kültürel ve ideolojik nedenleri hemen hemen Bulgaristan ile aynıdır. Farklı olan yön, özellikle Kosova’da Rankoviç’in demir eliyle yürütülen baskı ve yıldırma politikaları ile Yücelciler örgütü ve üyelerinin yargılanma şeklidir. Hoparlörlerle sokaklardaki insanlara da dinletilen yargılama şekli, toplumu psikolojik olarak yıkan bir süreç olmuştur.
Göçlerin nedenleriyle ilgili olarak öne sürülen bir başka ilginç görüş ise, Türk iç siyasetindeki bazı beklentilerin bunda etkili olduğudur. Bu görüşün savunucularına göre, dönemin hükümeti, Soğuk Savaşta, Batı Blokunun politikalarını, görüşlerini haklı çıkarmak ve durumu iç politikada da siyasal malzeme olarak kullanmak için göçü desteklemiştir. Aslında göçün, Fuat Köprülü ile Adnan Menderes'in 13–18 Ekim 1952'de İngiltere'de yaptıkları görüşmelerin sonrasına rastlaması bu görüşü doğrular niteliktedir.
Nedeni ne olursa olsun sonuçta Ocak 1953’de göç görüşmelerine başlanır. Yapılan anlaşma sonucu aynı yılın sonuna doğru Yugoslavya’dan Türkiye’ye yönelik göçler de başlar. Sadece 1960 yılına kadar Türkiye’ye göç eden insanlarla ilgili olarak konunun uzmanlarından Cevat Geray, 172 bin 571; T.C. Köy işleri Bakanlığının kayıtları ise 151 bin 889 sayısını vermektedir. Yine bakanlığın göçlerle ilgili kayıtlarına göre 1953–1967 yılları arasını kapsayan dönemde gelenlerin toplam sayısının ise 175 bin 392’yi bulduğu belirtilmektedir. Aynı dönemle ilgili olarak Arnavut yazarlar ise 450 bin 821 rakamını vermektedir. Makedonyalı ünlü Türk araştırmacılardan Yusuf Hamzaoğlu’na göre 1952–1975 yılları arasında 296 bin kişi, Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır. 1997 yılında ise rakam 350 bine ulaşmıştır.
Cumhuriyetin ilanından 1960 yılına kadar 37 yıl içerisinde Türkiye 1 milyon 519 bin 368 kişiyi göçmen olarak kabul etmiştir. Bunun yaklaşık % 31’ini Bulgaristan, % 34’ünü Yunanistan, %23’sini Yugoslavya ve %8’sini ise Romanya’dan gelenler oluşturmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Balkanlardan Türkiye’ye ikinci büyük kitlesel göçün yaşandığı dönem 1970’li yıllardır. Bulgaristan’dan kaynaklanan göçün nedeni 1950–56 yılları arasında uygulanan sosyalist insan yetiştirmeyi amaçlayan politikaların başarısız kalması sonucu, verilen sosyal ve kültürel hakların geri alınmasıdır. Yani açılan okulların kapatılması, Türkçe eğitim seçmeli hale getirilmesi ve her geçen yıl ders sayısının azaltılması, dinsel ve kültürel baskıların artırılması şeklindeki gelişmelerdir. Fakat göçün asıl nedeni Türklerin ve Müslümanların doğurganlığı yani hızlı nüfuz artışıdır. Artış Bulgarları tedirgin edici boyuttadır. O kadar ki, 1968 yılı istatistik verilerine göre Bulgaristan’da doğan 80 bin çocuktan yalnızca 20 bini Bulgardır. Bunun Bulgaristan yöneticileri tarafından algılanışı ise çözümlenmesi gereken büyük bir tehditdir. Artan baskılar sonucu iki ülke arasında 1968 yılında göç anlaşması imzalanır. Bu anlaşma uyarınca 1969–78 yılları arasında 130 bin kişi Türkiye’ye göç der.
70’li yıllar boyunca Türkiye’ye yönelik göçlerin yaşandığı ülke sadece Bulgaristan’dan değildir. Aynı dönemde Batı Trakya’dan yani Yunanstan’dan da pek çok kimsenin haberinin bile olmadığı sessiz bir göç yaşanır. Kısaca 1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın bedelini Batı Trakyalı Türkler öder. Yunanistan Batı Trakya’ya askeri yığınak yapar. Korku ve gerilim doruktadır. Resmi güçlerin doğrudan bir saldırısı olmaz. Fakat resmi güçlerin yapmadığını, yapamadığını ırkçı gruplar yapar. Rumca “Türklere Ölüm” türünden bildiriler dağıtırlar. Ayrıca yerel basında da aynı türde saldırılar artar. Türkler huzursuzdur. Çok kısa bir süre sonra da huzursuzluğun boşa olmadığı anlaşılır. Azınlığın kutsal bildiği tüm değerlere saldırılar başlar. Irkçılığın korkunç yüzü kentlerden kasabalara ve oradan da köylere kadar uzanır. Olaylara karışanlar çok hafif cezalarla kurtulur. Verilen hapis cezaları da para cezasına çevrilir. Para toplama işini ise kilise organize eder.
Bu saldırılar sonucu başlayan göçler, 1980’lerde devam eden ve 1990’larda azalarak süregelen traktör ehliyeti alımının zorlaştırılması, ev yapım ve tamiratının neredeyse yok denecek kadar azaltılması, müftülerin anlaşmalara aykırı olarak atanmaları, Türk kimliğinin kullanımının yasaklanması, vatandaşlıktan çıkarılma, arazilere el konulması vb. nedenlerle artarak devam eder. Yapılan araştırmalar 2000’li yıllara kadar süregelen bu uygulamalar sonucunda en az 70 bin kişinin Batı Trakya’dan göç ettiği tahmin edilmektedir.
Yunanistan’da sorunların, acıların yaşandığı bir dönemde Bulgaristan’dan büyük bir çığlık yükselir. Çığlığın nedeni Bulgaristan’ın azınlık sorunun toptan çözmek için son bir hamle yaparak Türklerin ismini değiştirmesidir. 1972’de Pomakların, 1981–83 yıllarında Çingenelerin ismini değiştiren Bulgaristan, gelişmeler karşısında dünya kamuoyunun sessiz kalması üzerine umutlanır ve son bir hamle ile Türklerin de isimlerini değiştirerek azınlık sorununu kökten çözmek ister. Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz. Dünya konjonktüründeki değişmeler, doğu blokunun çöküşü ve Türklerin direnişi, Bulgarların umutlarını boşa çıkarır. Türkçe konuşma yasağı, Bulgarca isim kullanma zorunluluğu, evlere yönelik ani baskınlar, yıldırma politikaları, işkenceler, Belene’ye göndermeler sorunu çözmez. Kısaca “soya dönüş” projesi yatar. Bulgaristan’ın Türk azınlık sorununu çözmesi için önünde, geçmişte de olduğu üzre, tek bir seçenek kalımştır: Türkleri, Türkiye’ye göçe zorlayarak azınlık sorunundan kurtulmak.
Soya dönüş kampanyasına ilk tepki, Eğridere’nin yani Ardino’nun Tosçalı köyünde olur. Ardından da Kirli’nin yani Benkovski’nin köylerinde. Etraftaki köylerde yaşayan binlerce insanın hep birlikte haklarını aramak için Yoğurtçular köyünde toplanmaya başlamasıyla ilk ölümler meydana gelir. Açılan ateş sonucu ilk öldürülelerden biri de altı aylık Türkan’dır. Köyler ayaktadır artık. Herkes akın akın Cebel’e ulaşmak derdindedir. Olayların büyümesinden korkan yöneticiler, bölgedeki tüm askeri ve polis güçlerini bu kasabaya toplar. Tüm giriş çıkışlar kontrol altındadır. Güvenlik güçleri ve halk kasabanın girişinde karşı karşıya gelir. Fakat bu arada Mestanlı’da da insanlar, isim değişikliğini protesto etmek için bir araya gelmiştir. Sayıları azalmış bulunan güvenlik kuvvetleri toplanan kalabalıktan korkar. Panikleyip göstericilerin üzerine ateş etmeye başlar. Çok sayıda ölüm olur. Gösteriler ülkenin her tarafında yayılır. Tabi ki, ölümler de... En büyük direnişin gösterildiği ve çatışmaların yaşandığı yerlerden biri de İslimye’nin yani Sliven’in Yablanova köyüdür. Güvenlik güçleri, 3 gün süren büyük bir direniş ve kuşatmadan sonra ancak zırhlı araçlarla köye girebilirler.
Bundan sonra Bulgaristan’da Türkler için var olan tek bir gerçek, katlanılması zor bir baskıdır. Onlara yaşamın her alanında dayatılan ve duygularını kendi iç dünyalarında bastırmayı, boğmayı ve yok etmeyi amaçlayan bir baskı politikasıdır bu. Yaşanan sadece bir isim değişikliği değildir. Aslında isim değişikliği ile kastedilen 1985–89 yılları arasında yaşanan tüm baskılar ve acılardır. 1989 yılının Mayıs ayında artık Türkler sokaklardadır. İlk protesto, planlanandan 2–3 gün önce, 19 Mayıs’ta Cebel’de düzenlenen bir cenaze töreni sırasında yaşanır. Oradan da dalga dalga tüm ülkeye yayılır. Bulgaristan, gösteriler ve uluslararası kamuoyundun gelen baskılar nedeniyle zor durumdadır. Jivkov, Türkiye’den de sınırları açmasını ister. Türkiye Cumhuriyeti başbakanının yanıtı net ve kesindir: Özal: “Jivkov’un blöfünü gördüm. Kapıyı açtım. Hadi gönder bakalım, görelim..” Turgut ÖZAL’ın bu sözleri üzerine Bulgaristan Türkleri sınıra yığar. 600 bin Türk, amacına ulaşır.

KAYNAKÇA
-Balkanlarda İslam (Aleksandre Popovic)
-Bulgarların Aldığı Türkçe Adlar ve Soyadlar Sözlüğü (Türker Acaroğlu)
-Bulgaristan Türkleri Üzerine Araştırmalar (Türker Acaroğlu)
-Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri (Doç.Dr. Nedim İpek)
-Rumeli’den Türk Göçleri 1912-1913 (Doç.Dr. Ahmet Halaçoğlu)
-Balkan Türklüğü (Yusuf Hamzaoğlu)
-Balkan Diplomasisi (Ömer E.Lütem, Birgül Demirtaş Coşkun)
-Yeni Balkanlar Eski Sorunlar (Kemal Saybaşalı, Gencer Özcan)
-Bulgaristan’da Türk Kültürü (Prof. Dr. Hüseyin Memişoğlu)
-Bulgaristan’da Türk Kültürü (Prof.Dr. Hüseyin Memişoğlu)
-Osmanlı’dan Cumhuriyete Balkanların Makus Talihi Göç ( H.Yıldırım Ağanoğlu)
-Balkanlar 1804-1999 (Misha Glenny)
-Bulgaristan Türkleri ( Bilal N. Şimşir)
-Devletlerin Dış Politikaları Açısından Göç Olgusu: Balkanlardan Türkiye’ye
Arnavut - Göçleri 1920-1990 (Dr.Nurcan Özgür Baklacıoğlu)
-Ölüm ve Sürgün (Justin McCarthy)
-Batı Trakya Türkleri (Dr.Halit Eren)

Ziyaretci sayýsý: 13118

ANKET



Anket Baþlangýç Tarihi:

[ Anket sonucu ]
REKLAMLAR



All Rights Reserved © 2006-2017    "SENÝ MEDÝA" LTD   Webdesign