Ziyaretçi defteri Künye E-gazete
 
KIRCAALİ HABER
 15 YAŞINDA
DÖVİZ KURLARI
EUR EUR 1.9558 Lv.
USD USD 1.643 Lv.
GBP GBP 2.2606 Lv.
TRL TRL 0.1982 Lv.
Anasayfa Haberler   Yorumlar   Edebiyat Video Arşiv
11 Mayıs 2021
HABERLER » Dünya
Osmanlı Devleti’nde Tüm Dini - Etnik Toplulukların Uyum İçinde Yaşamı

Osmanlı Devleti’nde Tüm Dini - Etnik Toplulukların Uyum İçinde Yaşamı

01 Nisan 2021

Altı asrı aşan bir sürede, üç kıtaya yayılmış bir coğrafyada yer alan, Müslüman ana unsurun yanı sıra çeşitli ırk, din, dil, örf ve âdete sahip unsurları ahenkle bir arada tutmayı başaran Osmanlı Devleti’nin, insanlığın birlikte yaşama kültürüne olan katkısı, Türk ve dünya tarihi açısından önem taşımıştır.

İslam hukuk geleneğinde, inanç esasına dayanan Müslüman-gayrimüslim ayrımı benimsenmiş olup, toplum, dini, bakımdan Müslümanlar ve gayrimüslimler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Farklı din, dil ırk ve kültür yapısına sahip milletlerden oluşan Osmanlı Devleti’nde, gayrimüslimler belli bir hukuki statü içinde yönetilmiştir. Osmanlı Devleti egemenliği altındaki halkın, din ya da mezhep esasına göre örgütlenerek yönetildiği bu işleyişe “millet sistemi” adı verilmiştir.

Osmanlı toplumsal düzenin nüvesini oluşturan, temelinde din ve mezhep farklılıklarının yattığı millet sistemi, İstanbul’un fethinin sonrasında başlayarak (1454) Tanzimat’ın ilanına (1839) kadar varlığını resmen devam ettirmiştir. Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet) döneminden itibaren uygulanmaya başlayan haliyle Rum Milleti kendi içinde seçtiği “patrik” adını verdikleri cemaat lideriyle, kendi cemaatini yönetmiş, II. Mehmet bu lidere gerekli yetkileri kullanma imtiyazı tanımış ve onu Ortodoks Kilisesinin reisliği ile “millet başı” sıfatıyla tüm Ortodoksların başına getirmiştir. Akabinde benzer uygulamalar Yahudiler ve Ermeniler üzerinde de uygulanmaya başlanmış, Ermeni Patriği, aynı zamanda Ortodokslar dışındaki tüm Hristiyanlar üzerinde yetki sahibi olmuştur. Yahudilerin kendilerine seçtikleri cemaat liderine ise “Hahambaşı” denilmekteydi. Bu cemaat liderine cemaatlerini yönetme masrafları için aynı zamanda vergi toplama hakkı da tanınmış, her millete kendi yargı, maliye, eğitim kurumları ve vakıflarını oluşturma imkanı sağlanmıştır.

Millet sisteminde her cemaat salt bir dini topluluk değil, aynı zamanda idari bir komün niteliği de taşımıştır. Osmanlı Devleti toplum üzerindeki yetkilerini genel yönetim, güvenlik, maliye ve askerlik gibi konularda sınırlandırmış, bunların dışında kalan eğitim, haberleşme, sosyal güvenlik, adalet, nüfus ve dini işler gibi temel fonksiyonları din ya da mezhep esasına dayalı millet teşkilatları eliyle yürütmek üzere gayrimüslim topluluklara bırakmıştır.

Kutsal Mabetlerin Tamiri

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına kadar gayrimüslimlerin kilise tamiri konusunda istedikleri izin taleplerinin genelde kabul edildiği, eskiyen ve tahrip olan kilise ve havraların eski şekillerinin korunması şartıyla tamir edilmelerine izin verilmiştir. Kilise ve manastır gibi ibadethanelerin tamiri ve inşasında İslam hukukundaki “kadim olma” ve “aslına fazla bir şey eklemeden tamir etme” prensipleri geçerli olmuştur. Kiliselerin tamiri ile ilgili düzenlemeler Osmanlı sultanları tarafından gayrimüslim din adamlarına verilen fermanlarla ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Gayrimüslimlerin inanç ve ibadet özgürlüklerini sağlamak gayesi ile onların mabetlerini tamir istekleri geri çevrilmemiş hatta tamir sayılamayacak küçük onarımların yapılması için izin alınmasına bile gerek görülmemiştir.

Ayinler

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin ibadet yerleri ve dinsel başkanlarının durumu İslam hukuku hükümlerince belirlenmiştir. İbadet özgürlüğü konusunda son derece hoşgörülü olan Osmanlı Dönemi’nde gayrimüslim halk rahatça ibadet etme hakkına sahip olmuştur. Kendilerine mahsus kilise, manastır, havra ve mezarlıkları bulunan gayrimüslim toplulukların, kiliselerine ve kiliselerine ait vakıf arazilerine kimsenin karışamayacağı, dini liderlere verilen tayin beraatlerinde belirtilmiştir. Merkezden gönderilen fermanlarla gayrimüslimlerin dinsel başkanlarının durumu belirtilerek ibadet yerleri olan kilise ve havralar sürekli devlet güvencesi altında tutulmuştur. Gayrimüslimlerin ibadet yerleri ve dinsel başkanları ile ilgili fermanların yanı sıra gayrimüslim tebaanın dini ibadetlerini serbest yapabilmeleri konusunda fermanlar da çıkarılmıştır.

Esas olarak İslam hukukuna dayanan millet sistemine göre, din ve mezhep esas alınarak tasnif edilmiş olan gayrimüslimler; Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmak üzere üç farklı millet olarak kabul edilmiştir. Rumlar ve Ermeniler topluluklar için ortaya atılan “millet sistemi” sonradan Yahudileri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde yaşayan azınlıklar, itibar sırasına göre sınıflandırılmış ve buna göre imtiyazları da bir birinden farklı olmuştur. Gayrimüslim topluluklar içinde en önemli unsur Rum Ortodoks kilisesine tabi olan Hristiyanlardı.

Rumlar

Osmanlı Devleti’nde en büyük yoğunluğa sahip millet Rum ve Ortodokslardır. Ortodokslar fetihten önce özerk patriklere bölünmüş durumda iken, II. Mehmet bütün Ortodoksları İstanbul Fener Patrikhanesi’nde, İstanbul Patriği’nin liderliğinde birleştirmiştir. Osmanlı, Fener Patrikhanesi’ne Bizans döneminde tanınan hak ve yetkilerden çok daha fazlasını tanımıştır. Fatih’in Patriğe karşı göstermiş olduğu tolerans, Fatih’ten sonraki Padişahlar tarafından da devam ettirilmiş, Patrikhane, Osmanlı Devleti içinde adeta bir devlet haline gelmiştir. Rum halkı, Patrikhane öncülüğünde bağımsız bir dini hayat sürmüş, kendi eğitim kurumlarını açmış, güven içinde sanat ve ticaretle uğraşmışlardır. Ortodoksların çoğunluğunu oluşturan Rumlar, Osmanlı Devleti’nde İmtiyazlı bir sınıfa sahipti. Yabancı dil bilmede yetkinlikleri ve ticarette en etkin millet olarak nitelendirilmeleri nedeniyle üstün tutulan Rumlar, Osmanlı Devleti’nin siyasal, ekonomik, kültürel ve sanatsal alanlarında öncü topluluk olarak varlık göstermişlerdir.

Ermeniler

Anadolu’nun otokton halkları arasında yer alan Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesindeki ikinci en kalabalık topluluktur. Hristiyanlığın üç farklı mezhebinden de nüfusları bulunmaktadır. Bu mezhepler içerisinde başta Ermani Gregoryenler (Ortodoks) gelip, Ermeni Katolik ve Ermeni Protestanlar da yer alır. Fatih döneminde, Rusların, Romalıların, İranlıların ya da Bizanslıların tanıdığı haklardan çok daha fazlasını elde etmişlerdir. Ermeniler Osmanlı topraklarının hemen hemen her yerine dağılmış olarak yaşamışlardır. 1461’de İstanbul’da bir Ermeni Patrikhanesi kurulmuş, Süryani, Kıpti ve Habeş Kiliseleri bu Patrikhaneye bağlanmıştır. Ermeni Patriğine, Rum Patriği ve Hahambaşının sahip olduğu tüm yetkiler tanınmış, ayrıca diğer iki millet içine girmeyen bütün uyruklar üzerinde de yetki tanınmıştır; Çingeneler, Süryaniler gibi. Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin Hristiyan tebaasından ayrı olup, Ortodoks ve Katolik mezhebinden farklı olarak bağımsız bir kiliseye ve dini düşünceye sahiptirler. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra da bağımsız bir cemaat olarak tanınmışlar, haklar ve ayrıcalıklardan faydalanmışlardır. İstanbul Ermenileri ticaretle uğraşırlarken, Anadolu’da yaşayan Ermeniler ise tarım, yün ticareti, dokuma ticareti ile uğraşmışlardır. Ayrıca kuyumculuk, hekimlik, hariciye gibi alanlarda da faaliyet göstermişlerdir. Devlet idaresinde özel bir ayrıcalığa sahip olan Ermeniler, milletvekilliğinin yanı sıra genel müdürlük, müsteşarlık veya bakanlık gibi üst düzey devlet görevlerine getirilmişlerdir.

Yahudiler

Yahudiler İstanbul’un fethine kadar merkezi bir örgütlenmeye sahip değildi. Çok sayıda cemaat birbirinden bağımsız olarak yaşamını sürdürüyordu. Osmanlı Devleti’nin her millete gösterdiği hoşgörü, Avrupa ülkelerinde Hristiyanlaştırılmaya çalışılan, bu ve benzer nedenlerle Hristiyanların zulmüne uğrayan Musevilerin özellikle İspanya’da en büyük Engizisyona maruz kaldıktan sonra Osmanlı ülkesine sığınmalarına neden olmuştur. Osmanlı’da önemli görevlerde bulunan ve sosyo-ekonomik düzen içinde belli bir ağırlığı olan Yahudiler, Rum ve Ermeni cemaatleri gibi Hahambaşı önderliğinde bir millet olarak teşkilatlandırılmış, kendi Havralarına sahip olma ve özgürce ibadet etme hakkına sahip olmuşlardır. Diğer cemaat liderlerinden farklı olarak ruhani lider olmaktan ziyade topluluk yöneticisi niteliğinde bulunan Hahambaşı’ya, Yahudilere ait davaları görme, Yahudilerden alınacak vergileri toplama gibi yetkiler verilmişti. Bu özerklik sayesinde Yahudiler kendi inanç ve geleneklerini koruyup günümüze aktarabilmişlerdir. Özellikle tıp alanında uzmanlaşmış kişilerdir. Osmanlı ülkesinde kültürel hayatın gelişiminde de Yahudilerin etkilerine rastlanır. Yahudiler, Osmanlı’da matbaanın ilk kurucuları olarak dikkat çeker. Bu öncü girişimden sonra 16. yüzyıla gelindiğinde Türkler ticaret, diplomasi ve birçok mali konuda da çok geniş ölçüde Yahudilere güvenlerini göstermişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde Müslüman olmadıkları için şer’i hükümlerin uygulanması imkânı bulunmayan gayrimüslimlerin, belli sınırlar içerisinde kendi sosyal ve dini yaşamlarını düzenlemelerine izin verilmiştir. İslam anlayışında din kurumu, iman ve ibadet esaslarından ibaret olmayıp, ferdi, ailevi, hukuki ve sosyal hayatın tüm yönlerini düzenleyen bir sistem olduğundan, gayrimüslimlere tanınan din ve vicdan hürriyeti; iman ve ibadet hürriyetinin yanı sıra evlenme, boşanma, miras gibi her türlü hukuki işlemlerinde, kendi hukuk kurallarına tabi olmalarını öngörmüştür. Yine Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin dini meseleleri cemaat reislerine bırakılmıştır. Din adamlarının belirlenmesi, ayinlerin tertip edilmesi, mabetlerin (kilise ve havralar) tamir edilmesi, buraların gelir-gider işlemleri, çocukların eğitim-öğretimleri gibi konular, gayrimüslimlerin iç işleri olarak kabul edilerek, bu konularda düzenleme ve uygulama yetkisi patrik ve metropolitlere verilmiştir.

İslam dininde “kitap ehli” olarak kabul edilen Hristiyan ve Musevi cemaatlerine geniş bir özerkliği öngören millet sistemi gayrimüslimlere, din ve özel hukuk ilişkilerine de müsamahayı sağlarken, öte taraftan, onların Müslümanlardan tasnif edilerek ayrılmasını, hüviyetlerinin belirlenmesini ve dini hassasiyetlerinin koruma altına alınmasını temin etmiştir. Bu bağlamda Müslüman olmayan bu gruplara, geleneksel cemaat yapılarını sürdürmelerine imkân tanıyan geniş bir özerklik verilmiştir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki İslami esaslara göre kurulan Osmanlı Devleti’nde de, gayrimüslimlerin idari ve hukuki statülerinin belirlenmesinde İslam Hukuku’ndaki “zimmet” kurumu esas alınmıştır. Osmanlılar fethedilen topraklarda yerleşmiş bulunan veya göç yoluyla gelen, farklı din ve kültüre mensup “Zimmî” adı verilen gayrimüslim guruplara İslam Hukuku’ndaki zimmet anlaşması gereğince dinlerini muhafaza ederek devlet güvencesinde yaşama hakkı tanımışlardır.

Hüseyin Bostancı – Pervin Hayrullah (BAKEŞ)

Kaynak: KIRCAALİ HABER


Kategoriden tüm haberleri oku


 YORUMLAR


GOCUMAN 2021-04-04 18:44:04
Fransız ihtilalinden sonra bu defterlerin hepsi kapanmıştır.
Uyum masallarını hoş görü masallarını kıbrısta katledilen Türklere , Batı Trakya'dan sürülen Türk halkına , Karabağ'da katledilenlerin torunlarına anlatamazsınız.Uyum olacaksa sadece Türk milletinin şartlarına uyum olacak.
Uyum masalınıza'da Fatih Sultan Mehmed Han'ı alet etmeyin.
Hrıstiyan dünyası'nı ortadan ikiye bölme amaçlı verilmiş bazı ayrıcalıkları kendi hikayelerinize paragraf yapmayınız.
Fatih Sultan Mehmed Han'ın vizyonunu çözebilecek bir politikacı ne Türkiye'de ne de Bulgaristan'da yaşayan Türklerin arasında günümüzde bile yoktur.

 
   YORUM YAZ
Ad/Soyad*
Yorum Metni*:  
* Maksimum karakter sayısı: 1200
Security Code*
 
  * Yazılan yorumlardan site sahibi sorumluluk taşımaz !
  UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.


« Geri dön

ANKET



Anket Başlangıç Tarihi:

[ Anket sonucu ]
REKLAMLAR



All Rights Reserved © 2006-2021      e-mail: kardjalinews.media@gmail.com    Webdesign: SWS