Ziyaretçi defteri Künye E-gazete
DÖVİZ KURLARI
EUR EUR 1.9558 Lv.
USD USD 1.7182 Lv.
GBP GBP 2.2751 Lv.
TRL TRL 0.3194 Lv.
Anasayfa Haberler   Yorumlar   Edebiyat Video Arşiv
22 Nisan 2019
HABERLER
SİLİSTRE DOĞUMLU TUNAHAN DUALARLA ANILDI

SİLİSTRE DOĞUMLU TUNAHAN DUALARLA ANILDI

18 Eylül 2007

Kur`an alimi Süleyman Hilmi Tunahan vefatının 48. yılında severleri ve talebeleri tarafından dualarla anılıyor. 1888 yılında Bulgaristan `ın Silistre vilayetine bağlı Ferhatlar Köyünde dünyaya gelen Tunahan , ilk tahsilini Silistre `nin Satırlı Medresesinde babası Osman Efendi `den aldı. 1916 yılında Fatih Medresesine giren Tunahan 1918 yılında devrin en büyük ilim adamlarına verilen Dersiazamlık makamına yükseldi. 30 yaşında yüksek ilmi mertebeye ulaşan Tunahan , 1924 yılında medreseler kapatılınca vaiz olarak atandı. İlim ve irşat vazifesini sürdüren Tunahan , diğer alimler gibi birçok kez baskıya maruz kaldı. 1950`de Demokrat Parti iktidarında hakları iade edildi. İlerlemiş yaşına rağmen Kur`an eğitimi hizmetini sürdürdü. 1959 yılında vefat etti. Talebeleri tarafından kurulan Kur`an kurslarında bugün binlerce talebe eğitim görüyor.

Kaynak: BHA

Ziyaretci sayısı: 10600



 YORUMLAR


AYSEL 2008-01-13 14:58:35
SELAMÜN ALEYKÜM BEN DÜZCEDEN SİTENİZİ ÇOK BEĞENDİM
BANU 2008-01-13 15:02:08
SEVKET BEYE KATILIYORUM. GENÇLERİMİZ DİNDEN UZAKLAŞTI.
jkcqfztfilk 2010-10-05 12:21:56
D1muLb <a href="http://zejjmrxgqrbh.com/">zejjmrxgqrbh</a>, [url=http://arlspjxmqrip.com/]arlspjxmqrip[/url], [link=http://kdkwvjuyqcij.com/]kdkwvjuyqcij[/link], http://euzrgrrjrnms.com/
YEDİKITA 2011-02-19 22:32:58
SÜLEYMÂN HILMI TUNAHAN;

Son devir din âlim ve velîlerinden. Adi Süleymân Hilmi, soyadi Tunahan'dir. Babasi zamânin müderrislerinden Hâfiz Osman Efendidir. Soyu Fâtih SultanMehmed Hanin "Tuna Hani" olarak tâyin ettigi ve kendi kiz kardesi ile evlendirdigi Idris Beye dayanmaktadir. 1888 (H.1306) senesinde Silistre'nin Ferhatlar köyünde dogdu. 1959 (H.1379) senesinde Istanbul'da vefât etti.Karacaahmed Kabristanindadir.

Babasi Osman Efendi tahsîlini Istanbul'da tamamladiktan sonra Silistre'ye giderek meshûr Satirli Medresesinde yillarca müderrislik yapti.

Ilim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüsdiyesinde ve Silistre Satirli Medresesinde yapti. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için Istanbul'a gelerek Sahn-i Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarindan ve o devrin meshûr âlimlerinden Bafrali Ahmed Hamdi Efendi (BüyükHamdi Efendi)nin ders halkasina devâm etti. Zamânin usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldi. Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetismek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü'l-Mütehassisînin tefsîr ve hadîs kismina devâm etti. Son derece parlak bir zekâya sâhib olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü'l-Mütehassisîn'den birincilikle mezûn oldu. Ayni yillarda Medresetü'l-Kuzâti (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm diger taraftan da kâdilik rütbelerine ulasarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladi. Mezûniyetini müteâkip Istanbul'da dersiâm olarak vazîfeye baslayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatilmasi üzerine vâizlige tâyin edildi. Uzun müddet Istanbul'un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Sehzâdebasi ve Piyâle Pasa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara Islâmiyetin emir ve yasaklarini anlatti.

Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn Efendinin sohbetlerine devâm ederek yetisti. Süleymân Hilmi Tunahan'in tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdi ve baglisi Kemâl Kaçar tarafindan Necip Fâzil Kisakürek'e verdigi notlardan bir bölümü söyledir:

"Süleymân Efendinin bâtin ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, süphesiz bu husus ehline mâlumdur.Zâhirî akil ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akilli olabilir. Hattâ iç hayâti münkir olamaz da yine tasavvuf ve irsâda ehil bir zât ile karsilastigi halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayi ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmis, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irsâd hârikalarini fiil hâlinde ve hakkiyla müsâhede etmis bulunuyoruz. Allah'in bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar oldugumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürsid olduguna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, Imâm-i Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduguna îmânimiz tamdir. Kendisinin bu cephesini anlamayanlarin, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürsid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yikimina ugramamalari bakimindan tavsiye ederiz."

Zâhirî ve bâtinî yönden yüksek derece sâhibi olan SüleymânHilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Naksibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet vel-cemâate son derece bagliydi. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vâz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; "Ehl-i sünnet vel-cemâat" akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bagli olmalariydi.

Yetmis iki senelik ömrü boyunca Islâmiyetin emir ve yasaklarini ögrenmek, ögretmek ve insanlara anlatarak onlarin dünyâ ve âhiret saâdetine kavusmalarina vesîle olan Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde Istanbul'da Kisikli'daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanligina defnedildi... Böyle büyük bir zata sitede
yer veren Kırcaali Haber sitesi yetkililerine Teşekkür ederiz...
YEDİKITA 2011-02-19 22:38:57
SECERESI;

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, Rûmî 1304 (Mîlâdî 1888) yilinda -bugün Bulgaristan sinirlari içinde kalan- Silistre’nin, Hezargrad kasabasinin, Ferhatlar köyünde dünyaya gelmistir. Pederi, tahsilini Istanbul’da tamamlamis, Satirli Medresesin'de yillarca müderrislik yapmis, Hocazâde Osman Efendi'dir.

Osman Efendi, gençlik yillarinda Istanbul’da tahsilde iken bir rüya görür. Rüyâsinda vücûdundan kopan bir parça gökyüzüne yükselmis, oradan dünyaya isik saçmakta… Osman Efendi, bu rüyayi kendi sulbünden dünyaya gelecek hayirli bir evlat mânâsina yorar ve Silistre’ye döndügünde evlenir. Dünyaya gelecek çocuklarindan hangisinin rüyâda gördügü, isik saçan evlada uygun düsecegini takibe baslar. Fehim, Süleyman Hilmi, Ibrahim, Halil isimli dört erkek ve Zâhide isminde bir kiz evladi dünyaya gelir. Bu çocuklarinin içinden Süleyman Hilmi dünyaya gelip de, yetismeye baslayinca, tespit ettigi alâmetlere göre bütün ümidini ona baglar. O kadar ki; Süleyman Efendi Silistre’de Satirli Medresesi'nin ilk siniflarinda iken, babasinin huzûruna her çikisinda onun ihtirâmla ayaga kalktigina ve “Buyurun Süleyman Efendi oglum…” diye fevkalâde bir iltifat ve alâka gösterdigine sâhit olur. Süleyman Efendi, bu halden o kadar mahcûptur ki, babasinin huzûruna girmek için, onun basini egerek kitap okudugu, mangala cezve sürdügü veya baska bir isle mesgul bulundugu anlari seçer olmustur.

Süleyman Efendi Hazretleri'nin dedeleri, Kaymak Hâfiz diye taninan Mahmut Efendi isimli bir zât olup, 110 yaslarina dogru vefat etmistir. Büyük dedeleri, Seyyid Idris Bey'dir. Idris Bey, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafindan Tuna hâni nasbedilmis ve kendisine kiz kardesi tezvic edilmis bir zâttir. Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri padisahligi zamaninda, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e olan sevgilerinden dolayi “Yeryüzünde evlâd-i Resûlden kimler kaldi” diye arastirmis, seceresine hiç sâibe ve süphe karismamis oldugunu tespit ettigi Seyyid Idris Bey’i bulmus ve kizkardesi ile evlendirerek, Tuna havalisine hân tâyin etmis; o bölgenin vergi ve sair mükellefiyetlerini tedvir için vazifelendirmistir. Bu vazife, Süleyman Efendi'nin babasi Osman Efendi’ye kadar devam etmistir.

Süleyman Efendi Hazretleri'nin seceresi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in pâk nesline dayanmaktadir. Pederleri tarafindan Hz. Hüseyin (r.a.)'a nisbeti olup “Seyyid”, anneleri cihetinden Hz. Hasan (r.a.)'a nisbetleri bulunmakla “Serîf”tirler.
YEDİKITA 2011-02-19 22:43:15
SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN KRONOLOJİSİ;

1888 / 1304 - Miladi / Rumi Süleyman Hilmi (k.s.) Efendi, Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyaya geldi.

1913 / 1329 - Darü’l Hilafeti’l Aliyye Medreseleri Kısm-ı Ali (Sahn) Medresesine girdi.

1915 / 1331 - 3. sınıf 1. şubesini 90 üzerinden 88 puanla bitirdi.

Eylül 1916 / Eylül 1332 - 4. sınıfı 80 üzerinden 76 puanla bitirdi.

30 Eylül 1916 / 17 Eylül 1332 – Medresetü’l-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa Medresesine kaydoldu.

1918 İstanbul Müderrisliği Ruûsuna tayin edildi.

27 Mayıs 1919 Süleymaniye Medresesinin Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu.

1926 Köyü olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.

1927 Babası Osman Efendi vefat etti.

1936 Mürşid-i Kamil olarak vazifeye başladı.

1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi.

1941 Bulabildiği bir kaç talebeye ilim öğretmeye başladı.

1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu.

1949 Kur’ân kurslarının açılmasına, sınırlı da olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.

1950 Vaizlik belgesi iade edildi.

1951 Süleyman Efendi (k.s.), Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı.

1951 Çamlıca’da, Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.

1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak açıldı.

1956 Cezâyir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında "Müslüman kardeşlerimize duâ edelim" dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.

1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti.

16 Eylül 1959 İstanbul Kısıklı’daki Hâne-i Seâdetlerinde, 72 yaşında ahirete intikâl ettiler.
YEDİKITA 2011-02-19 22:45:47
MANEVİ YÖNÜ;

Süleymân Hilmi Tunahan'ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kacar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek'e verdiği notlardan:

“Süleyman efendi’nin batın ilmine, yani tasavvuftaki manevi cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline malumdur. Zahiri akıl ve zeka ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hatta iç hayatı münkir olmaz da yine tasavvuf ve irşada ehil bir zat ile karşılaştığı halde, o zat ilahi iradeyle kendisini ona bildirmezse dünyalar bir araya gelse onun feyzinden haberdar olamaz. Bizim ise kendisinin manevi cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı “İlme’l-Yakin” değil “Hakka’l-Yakin” bi’l-fiil yaşamış olarak biliyoruz.

Kendisinin tasarrufunu ve insan letaifi üzerindeki tesirini, öz ruhumuzda ve vücudumuzda hissetmiş; enfüsi ve kevni kerametlerin üstünde irşad barikatlarını fiil halinde ve hakkıyla müşahade etmiş bulunuyoruz.

Allah’ın bu hususdaki inayet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kamil ve mükemmil mürşid olduğuna, Silsile-i Saadat (Büyükler Zinciri) kolunun 32. ferdi Salahuddin İbn-i mevlana Siracüddin’in cismani nispet, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin de ruhani nispetle varisleri bulunduğuna imanımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, anlamakta acz gösterenlerin, hiç olmazsa aksini iddia etmelerini ve kendisinde bir mürşid hali görmediklerini söylemekten çekinmelerini dünya ve ahiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz."
YEDİKITA 2011-02-19 23:03:55
Süleyman Efendi (k.s) ve talebelerinin fikri yapısı

“Süleymancılık” diye bir tarikat yoktur

Süleyman Efendi Hazretleri’ne izafeten söylenen “Süleymancılık” veya “Süleymancılar” tabirleri, başkaları tarafından, Süleyman Efendi’nin (k.s.) talebelerine yamanmaya çalışılmaktadır.

“Süleymancılığın kurucusu” yahut “Süleyman Efendi tarikatını kurarken...” ve benzeri sözler ise, hatalı ve gerçeği yansıtmıyor olması bir tarafa –kanaatimizce- Süleyman Efendi (k.s.) Hazretlerini ve onun talebelerini, İslam’dan ve Nakşilik’ten ayrı, 20. yüzyılın ilk yarısında başlamış, lokal bir hareket olarak tanıtmak maksadıyla söylenmiş ve söylenmektedir.

Bu yüzden, defalarca belirtilen ve açıklanan bu mevzuyu tekrar açıklamak da bu konuda yanlış düşünceye sapmaların önlenmesi bakımından da gayet faydalı olacaktır.

Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri ve talebeleri; itikatta, tek hak mezhep olan “ehl-i sünnet ve’l-cemaat”e mensupturlar. Mezhep imamı olarak da, İmam-ı Muhammed Mansur Maturi’yi tercih etmişlerdir. Amelde mezhep olarak ise, Şafii ve Hanbeli Maliki mezheplerini de hak kabul etmekle birlikte, kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife olan Hanefi mezhebine mensupturlar. Meşrep itibariyle de Nakşi’dirler. Zaten Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri, Tarik-i Nakşibendiye’nin “Silsile-i Zeheb” olarak anılan 33. zattan müteşekkil silsilesinin 33. ve son halkasıdır. Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.) Hazretleri’nden sonra “vazife”yi devralan Süleyman Efendi (k.s.) ruhani nispetle de İmam-ı Rabbani’ye (k.s.) bağlı idi.

Maddi vücutları her ne kadar dünya hayatından ayrılmış ise de., manevi tasarrufları, el’an tamamiyle ve kemaliyle devam etmektedir. Hal böyleyken, hala “süleymancılık”tan bahsetmek abesle iştigal olsa gerektir.

Süleyman Efendi (k.s.) II. Abdülhamid Han’ı çok sever ve takdir ederdi

Süleyman Efendi (k.s.), II. Abdülhamid Han’ı çok sever ve takdir eder, onun hakkında kötü söz söyleyenleri ve yazanları duydukça üzülürdü. Meşruti idareye geçmenin arkasından felaket geleceğine inanan Süleyman Efendi’nin (k.s.) düşüncesi gerçek olmuş, Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesini müteakip sırasıyla Trablusgarp, Edirne’den yukarıya doğru bütün Rumeli gittikten başka 1914’de Birinci Dünya Harbi’ne girildi ve aşağı yukarı 10-15 sene zarfında koskoca Devlet-i Aliye tarihe karışıp gitti.

Demokrat Parti ve Menderes

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile dindarlar kısmi de olsa bir ferahlığa kavuşmuştu. Fakat gene de, DP’nin İslam’a uzak kesimi yüzünden tam bir rahatlama mümkün olmamıştır. 1940’lı yılların sonlarına doğru Süleyman Efendi (k.s.) tarafından başlatılan Kur’an Kursu faaliyetleri, bu rahatlama neticesinde daha da hızlanmıştır.

Fakat bürokrat kesimin tamamen eskiden kalmış olması yer yer sıkıntı doğuruyor, fakat sıkıntılar, iktidarın İslam’a yakın milletvekillerinin araya girmesiyle halloluyordu. Bazen de Başbakan bizzat kendisi devreye giriyordu. Süleyman Efendi (k.s.) bu tür hadiseleri duyunca memnun oluyor fakat DP’den milletvekili adayı olmak isteyen talebelerine de müsaade etmiyordu.

Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri, vaazlarında zaman zaman “Menderes, Ayasofya’yı aç, bu şeref sana nasip olsun” der. Ancak Menderes bu hitabı duymaz veya duymazlıktan gelir ve Ayasofya açılmaz.

Ne garip ve talihsiz bir hadisedir ki, Süleyman Efendi’nin (k.s) Bursa’da meydana gelen “mehdilik” tertibi sebebiyle Kütahya’da hapsedilmesi ile bütün izinler alınmış olmasına rağmen, ceddi Fatih Sultan Mehmed Han’ın kabri yanına defininin engellenmesi ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’in, partisinin de görüşünü yahsıtan bir ifadeyle “karşıya geçilmeyecek, Karacaahmet mezarlığında, polisin açtığı bir çukura gömülecek” demesi de Menderes ve demokrat Parti dönemine rastlamaktadır.

Cihat anlayışı...

Müslüman, bulunduğu ortamı İslam’a uygun hale getirmek için cihad etmekle mükelleftir. Fakat cihadı iyi anlamak da icap etmektedir. Süleyman Efendi (k.s.) ve talebeleri, cihadı, “tebliğ/İslam’ı anlatmak” ve kendi nefislerinde yaşamak suretiyle ihya etmek şeklinde yorumlamaktadırlar. Zira Peygamber efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğuna göre “en büyük cihad, nefisle yapılan cihaddır”.

Evet, uygulanan, bu laiklik perdesi altındaki din düşmanlığını tasvip etmek mümkün değildir. Fakat, devlete karşı bayrak açıp silahlı ve benzeri bir mücadeleye kalkışmak da “derviş” olma yolunda nefis terbiyesiyle uğraşanlara uygun bir şey değildir.

Eğer, fert fert bizler iyi olur, İslam’ı hakkıyla yaşamaya çalışır ve “gerçek kul” olmaya çaba gösterirsek, Cenab-ı Hakk, “layık olduğumuz” idareyi bize ihsan edecektir. Yoksa, “önce şeriatı getirelim, namazla oruca sonra bakarız” türü yaklaşımlar, bir müslümana asla yakışmayan tutumlardır.

“Öşür” emrini yerine getirirler

“Öşür” zekat gibi Allah’ın kullarına bir emridir. Öşrü verilmemiş bir meyve ve sebzeden yemek caiz değildir. Ancak öşrü hesaplanmış ve ödemeye niyetlenilmiş mahsüller yenilebilir.

Asrı saadetten tarihimizde “aşar’ın kaldırılması”na kadar öşür toplanır ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Öşürün halk arasında “aşar” tabiri kullanılmasının sebebi ise İslam’da emredilenden kat kat fazlasıyla devrin idarecileri tarafından baskı ile toplanmasından kaynaklanmasıdır. Bu zulüm neticesinde “öşür” unutularak, “aşar” haline gelmiş ve sonra da kaldırılmıştır. Allah’ın emri olan “öşür”ün üzerinde Süleyman Efendi (k.s.) çok durmuştur. Bugün ise onun talebeleri mahsüllerinin öşürünü İslam’da emredildiği şekliyle hesaplayıp verilecek yerlere vermektedirler.

Kadın-erkek münasebetleri ve flört

Kadın-erkek münasebetleri konusunda, her sahada “eşitlik”ten bahsetmek manasız ve saçmadır. Çünkü yaratılıştan kaynaklanan bazı farklar vardır ve her konuda “eşitlik” mümkün değildir.

Cenab-ı Hakk, “Dinini öğrenmek her müslüman kadına, her müslüman erkeğe farzdır” buyuruyor. Yani, kadınlar şuraya kadar öğrensinler de bundan sonrası erkek işidir gibi bir ayrıma kesinlikle yer yok. Bunun gibi, namaz, oruç vb. her şeyde kadınla erkek arasında fark yoktur. Sadece miras hukukunda erkeğe “iki”, kadına “bir” verilmiştir ve bu da gayet yerinde bir tutumdur. Çünkü hanımları, babaları, erkek kardeşleri yahut eşleri kollayıp gözetmekte, himaye ve geçimini temin etmektedir. Oysa erkekler, hem kendilerine hem de kızkardeşlerine, annelerine veya hanımlarına da bakmak gözkulak olmak durumundadırlar. Ayrıca erkek, hayata atılmak suretiyle iş yapacak, üretici olacaktır.

Kadınların çalışmasına gelince. Dine aykırı olmadıkça, kadının çalışmasında bir mahzur yoktur. Fakat günümüzde, kadınların çalışabileceği vasat yok denecek kadar kısıtlıdır. Zaten, ev işleri ve çocuk yetiştirmenin başlıbaşına ve gayet yoğun emek isteyen işler olduğu da meydandadır. Hal böyle olunca, mecbur kalmadıkça kadının dışarıda çalışmayıp, evi ve çocuklarıyla ilgilenmesi, mecbur kaldığında da, önce evde yapabileceği işleri araştırması, daha makul olacaktır. Bu arada hatırlanması gereken bir diğer nokta da, ev hanımlarının “boş” durmadıkları ve belki de kocalarından daha fazla “iş ve emek” ürettikleri gerçeğidir.

Günümüzde, kadınların çok düşük ücretle çalıştırılması, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür ve asıl sömürü budur.

Flört, yani nikahsız kız-erkek arkadaşlığı, hem erkek hem de kadın için günahla iştigaldir. Bu noktayı, bilhassa İslami endişe taşıyan gençlerin mutlaka dikkat etmesi gerekmektedir. Dinin cemiyet hayatında daha fazla yer ettiği eski devirlerde abes veya ayıp sayılan bir çok şeyin günümüzde mübah yahut doğru görülmeye başlanmış olması, o “şey” hakkındaki dini hükmün değişmiş olmasına işaret etmez. Bu yüzden, üzerinden “sosyal baskı” kalkan davranış kalıplarını kullanmadan önce, İslam’ın o konu hakkındaki hükmüne bakmak en doğru ve emniyetli yoldur. Çünkü bir işi, günah olduğunu bile bile, “Devrin gereğidir” diyerek yapmak, çok çirkin ve sonuçta hüsrana götüren bir davranıştır.

Sigara içmezler ve içilmesini tavsiye etmezler

Alkollü içki ayet ve hadislerde yasaklığı açıkça beyan olunduğu halde sigara bahsi açıkça geçmemektedir. Bu sebeple sigaranın haramlığı konusunda tartışmalar olmaktadır. Süleyman Efendi’nin talebeleri sigara kesinlikle kullanmamaktadırlar. Sigaranın sağlığa zararlı olduğu tıp ilmince ispatlanmıştır. Hatta Türkiye’de Telek tarafından üretilen ve dağıtılan sigaranın üzerinde Sağlık Bakanlığı tarafından “Sağlığa zararlıdır” ibaresi konmuştur.

İslam’da vücuda zararlı olan şeyler haramdır.


Giyim-kuşam

İslam dini avret mahallerinin örtülmesini erkek ve kadın her müslümana farz kılınmıştır. Kadınlar için avret mahalli yüz (çenealtı ve saç bitimi kadar) el (bileklere kadar) ve ayak (topuklara kadar) hariç diğer yerler. Erkekler için göbek ile diz kapağı arasındaki kısımlar. Bu kısımlar örtüldüğünde dinin emri yerine gelmiş oluyor. Yalnız vücut hatlarını belli eden giysiler giymek caiz değildir.

Süleyman Efendi (k.s.) sakallı idi. Yaz-kış cübbe gibi uzun ceket giyerdi. Bugün talebeleri arasında sakal bırakanlar vardır. Bazı şartlardan dolayı sakal bırakamasalar dahi ekseriyeti bıyık bırakırlar. Şunu da belirtelim ki, sakal, sarık ve cübbenin Peygamber Efendimiz’in sünneti olduğuna dair itikatları tamdır.

Hıristiyanların ve diğer dinlerin alamet-i farikası olan elbiseleri giymek ve takmak caiz değildir; müslümanlar bunlardan men edilmişlerdir.

Süleyman Efendi’nin talebeleri bu men edilenlerin haricindeki aşırıya kaçmayan kıyafetleri giymekte mahzur görmezler, “yakalı gömlek giyilmez, kravat takılmaz” gibi düşünceleri yoktur. Genelde sade, rahat kıyafetleri tercih ederler.

Partileşmeyi hiç düşünmemişlerdir

Süleyman Efendi (k.s.) de günlük gazete alır Dünya’daki ve Türkiye’deki hadiselerden haberdar olurdu. Kendileri “dışımız halk ile içimiz Hak ile” buyururdu.

Talebeleri de siyasi olayları her zaman yakından takip ederler. Seçim zamanı en uygun partiye oylarını verirler, hatta milletvekili ve belediye başkanlığına aday oldukları vakidir. Fakat bu onların o partinin zihniyetini taşıdığı manasında kesinlikle düşünülmemelidir. Hiçbir zaman parti kurmak gibi bir çalışmaları ve niyetleri olmamıştır.

Türkiye Darülislam değildir

Darülharp-Darülislam meselesinde darülharb nedir, darülislam nedir ve hangi hallerde ve şartlarda birbirine inkılab eder, bunu izah etmek lazım.

Müslümanların eli altında, hakimiyeti dairesinde bulunan yerler birer darülislamdır ki, ehl-i İslam, oralarda “emn” ve “eman” içinde yaşayarak, dini vazifelerini ifa etmek hususunda yeterli iktidara sahip bulunurlar. Müslümanlar ile aralarında “musalaha” ve “muvadaa” bulunmayan gayrimüslimlerin hakimiyeti altında bulunan yerler de birer darülharptir. Bunların gayrimüslim ahalisinden olan her birine “harbi” denilir. Meşhur fakih Kuhıstani’nin Camiurrumuz’da yaptığı tarif de şöyledir: “Darülislam, mü’minlerin imamının hakimiyeti altında ve İslam ahkamının yürürlükte olduğu beldelerdir. Darülharp ise kafirlerin reisinin emir ve idaresi altında bulunan, küfür ahkamının icra edildiği yerlerdir”. Buraya kadar yapılan izahtan anlaşıldığına göre, bir ülkenin darülislam kabul edilmesinde temel ölçü, idare ve icraatın İslami olması, yani ülkenin İslam esaslarına göre yönetilip, İslam hukukunun tatbik edilmesidir. Buna göre, darülislam, nüfusu ister müslim ister gayrimüslim olsun, müslümanların hakimiyeti altında olan ve İslam hukukunun tatbik ve icra edildiği her ülkedir.

Darülharp ise İslam’ın siyasi hakimiyetinin sınırları dışında kalan, idare ve hukuk nizamının İslami olmadığı bir ülkedir. Bunda da temel ölçü, İslam hükümlerinin tatbik ve icra edilmemesidir.

Darülharp olan bir beldenin darülislam hale gelmesi hususunda, fukaha arasında bir ihtilaf yoktur. İslam ahkamının icra edilmeye başlamasıyla, darülharp olan yerin darülislam bir beldeye dönüşeceği hususunda ittifak vardır.

Mezhep görüşleri

İtikatta hak mezhep tektir ve “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” mezhebidir. Ehl-i sünnet mezhebinin iki imamı vardır. Bunlar; İmam-ı Muhammed Mansur Maturidi ve Haseni’l-Eş’ari Hazretleridir.

İtikatta mezhep imamı umumiyetle İmam-ı Muhammed Mansur Maturidi Hazretleridir. Amelde mezhebe gelince. Günümüzde, tahrif olmamış ve takipçisi bulunan amelde hak mezhep dörttür; Hanefi, Şafii, Hanbeli ve maliki. Süleyman Efendi (k.s.) ve talebelerinin (umumiyetle) amelde mezhebi ise, İmam-ı Azam Ebu Hanife tarafından kurulan Hanefi mezhebidir.

Dört hak mezhep dışındaki mezhep ve görüşler; “doğru yol”un “sapık kolları” olarak nitelendirilmektedir. Hatta bazıları, “sapma” sınırını aşmış ve “kopma” noktasına gelmiş veya kopmuştur.

Süleyman Efendi (k.s.) talebelerine, Şerh-i Akaid dersiyle İslam’dan sapmış cerayanlardan korunma yollarını göstermiştir. Emali ve Nesefi adlı kitaplarda İslam akaidinin ve ehl-i sünnet fikrinin temelini öğretmişlerdir. Bu sağlam ilim neticesinde talebeleri arasında itikadi noktadan en ufak bir sapmaya rastlanmamıştır.

Tasavvuf terbiyeleri

Süleyman Efendi Hazretleri manevi salahiyeti alır almaz vazifeyi tebliğe başlamıştır. Zamanında tarikat şeyhlerine haber göndererek onları manevi selahiyetinden haberdar etmiştir.

Nakşi yolunun bir “kutbu” olan Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri, “vahdet-i vücud” görüşünü de ısrarla reddeder, talebelerini bu sapık cereyana kapılmamaları noktasında uyarır ve vaazlarında cemaata şöyle hitap ederdi: “ey İslam Cemaati! Biz hayatta olduğumuz halde, Vahdet-i Vücud’a gidilebileceğini mi zannediyorsunuz? Böyle bir zanna kapılmayınız, çünkü biz hayattayız.”

Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla bazı meseleler hakkındaki Süleyman Efendi (k.s.) ve talebelerinin fikri yapıları bu şekildedir. Netice olarak Süleyman Efendi (k.s.) İslam’ı kaynağından anlatarak onları “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” yolundan ayrılmayarak, “dışımız halk ile içimiz hak ile” düsturuyla talebelerini itidale teşvik ederek, ifrat ve tefride kaçmamalarını tembihlemiştir. Talebeleri de Ustazlarının çizgisinde devam ederek, onun fikirlerini bugüne taşıyarak YEDİKITA VE 165 ÜLKE'de hizmetlerini sürdürmektedirler. Bulgaristan'daki hemşehrileri ve sevenlerine Anavatan Türkiye'den Kucak dolusu selam ve hurmetler ederiz efendim... Türkçe yayın yapan Siz Kırcaali Haber yetkililerine de Teşekkürü bir borç bilir,Tebrikler ederiz. Hoşça ve sağlıcakla kalınız efendim...
YEDİKITA 2011-02-20 12:00:05
TAHSIL HAYATI VE MEMÛRIYETI

Süleyman Efendi, ilk tahsilini, babasi Osman Efendi'nin de müderris olarak vazife yaptigi Satirli Medresesi'nde yapmisti. Daha sonralari pederleri tarafindan yüksek tahsil için Istanbul’a gönderildi. Osman Efendi, oglunu Istanbul’a gönderirken su tavsiyelerde bulundu: “Oglum, Usûl-i Fikih ilmine iyi çalisirsan, dininde kuvvetli olursun. Mantik ilmine iyi çalisirsan, ilminde kuvvetli olursun.”

Süleyman Efendi, Istanbul Fâtih Medreseleri'ne geldiklerinde, medresede yer kalmamisti. Bu sebeple, bazi ilim âsigi talebeler yer olmadigindan bodrumda yatip kalkiyorlardi. Süleyman Efendi de bir müddet orada kaldilar. Imkân olmadigi için çok zor sartlar altinda, mum isiginda ders çalistilar. (Son devrin Islâm âlimlerinden Mahmud Esad Efendi de o bodrumda kalanlardandir).

Süleyman Efendi, Fâtih Câmii'nde ders vermekte olan Bafrali Ahmed Hamdi Efendi'nin rahle-i tedrîsinde derslere basladi. Dersleri, sesleri yankilandirmadigindan minber karsisindaki mahfelin alt kisminda okurlardi.

Bafrali Ahmed Hamdi Efendi, onun aklini ve derslerini ögrenme husûsundaki kâbiliyetini takdir ediyor; medrese muhîtinde ise, onun hakkinda “Zeki çocuk, yetisirse iyi bir âlim olacak” diye bahsediliyordu. Nitekim kisa zamanda yüksek zekâ, çaliskanlik ve takvâsiyla bütün hocalarinin dikkat nazarlarini üzerine çekti.

Ilim tahsili husûsunda irâdelerini o derece zorluyorlardi ki; okudugu kitaplarin sahifeleri üzerine burunlarindan kan damliyor, gözleri uykusuzluktan âdetâ kan çanagi haline geliyordu. Soguk kis günlerinde pencereden uzanarak aldiklari bir parça kari avuçlari içinde sikip ve enseleri ile gömleklerinin yakalari arasina koyuyor, kar parçasinin vücût harâretinde yavas yavas erimesi neticesinde sirtlarindan asagi inen ince su yolu daima uyanik bulunmalarini temin ediyordu.

1913 yilina kadar Bafrali Hamdi Efendi'nin yaninda âlet ilimleri tâbir edilen sarf, nahiv, belâgat, mantik, vaz’, cedel ve münâzara gibi ilimleri ve âlî (yüksek) ilimler denilen fikih, kelâm, hadis, tefsir ve usûl-i fikih, usûl-i hadîs, usûl-i tefsir gibi ilimleri tamamlayarak icâzet aldi.
1913 yilinda, Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri, Kism-i Âli’sine girdi. Ancak diger talebeler gibi birinci siniftan degil, dogrudan üçüncü siniftan basladi.

1915’te 3. Sinifin birinci subesini 90 üzerinden 88 puanla birinci,
1916’da 4. Sinifi 80 üzerinden 76 puanla besinci olarak bitirdi. 1916 yilinda ilim silsilesinden gelme bir dersiâmdan icâzetli oldu. Artik O, zamaninin en yüksek medresesinden mezûn bir din âlimi idi.
30 Eylül 1916’da ihtisâs (doktora) yapmak ve dersiam (Profesör) olarak yetismek üzere Süleymaniye Medresesi'ne bagli Medresetü’l-Mütehassisîn’e kaydoldu.Bu medresenin ilk iki yilini tam bir muvaffakiyetle tamamlayarak Eylül 1918’de kendisine, 20 kisi ile birlikte, Istanbul Müderrisligi Ruûslugu (akademik bir kariyer) verildi.
Ayrica Süleymaniye Medresesi'ne girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’in (Hukûk Fakültesi) giris imtihanini birincilikle kazanmisti. Bunu büyük bir sevinçle pederi Osman Efendiye mektupla bildirdi, ancak ondan su cevabî telgrafi aldi: “Süleyman! Ben seni Istanbul’a, cehenneme gitmen için göndermedim”. Osman Efendi bu ikazlariyla, “Üç kâdidan ikisi cehennemdedir” meâlindeki hadîs-i serîfi hatirlatiyordu.

Süleyman Efendi, babasina verdigi cevapta; maksadinin hâkimlik meslegine geçmek olmayip, devrin bütün zâhirî din ilimlerinde kemâle ermek oldugunu bildirdi. (Nitekim ileride Ankara Agir Ceza Mahkemesi'ne hâkim olarak tâyin edilecek ve bu meslege tâlip olmadigini bildirerek, kadiligi reddecektir). Süleymaniye Medresesi'nin "tefsir-hadis" kismindan icâzetini alip dersiâm oldugu gibi, Medresetü’l-Kuzât’dan da diplomasini iyi derece ile alip kâdilik (hâkimlik) rütbesine ulasti. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etti.

1 Haziran 1920 tarihinde dersiâm olarak vazifeye basladi. Bu onun ilk memuriyeti idi. 27 Nisan 1921 tarihine kadar dersiâmliga devam etti.
1922 tarihinde Dâr’ul-Hilâfet’il-Aliyye Medresesi'nin birinci kisminda Türkçe müderrisligi vazifesine basladi.

29 Mart 1923 tarihinde Dâr’ul-Hilâfet’il-Aliyye Medresesi Ibtidâ-i Hâric Kismi, Sarf-i Arabî Müderrisligi'ne tâyin olundu.

25 Eylül 1923 tarihinde tekrar Türkçe Müderrisligi'ne tâyin olundu.
3 Mart 1924 tarihinde Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu çikinca medreseler, önce Maârif Nezareti'ne (Milli Egitim Bakanligi) baglandi ve bilâhare tamamen ilga olundu. Süleyman Efendi Hazretleri'nin vazife yaptigi Ibtidâ-i Hâric Medreseleri ise, Imam Hatip mektebine tahvîl edildi. Süleyman Efendi bu okulun egitim kadrosuna alindi ise de, dersiâmlik uhdesinde kalmak sarti ile müderrislikten kendi istegi ile ayrildi.
1924 yilinda kabul edilen Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile medreseler ve diger dînî egitim müesseselerinin kapatilmasina karar verilmisti. Böylelikle dinin klasik medrese usûlüne uygun olarak okutulmasi yasaklanmisti. Süleyman Efendi Hazretleri bu vaziyet karsisinda büyük bir azim ve gayretle usûlüne uygun olarak ayni tedrîsâti devam ettirmek istemis ve bu hususta çareler aramaya baslamisti. Müderrisler cemiyetinin lagv ve fesh edilmesine dair gelen emir üzerine de bir toplanti yapilmisti. 520 kadar dersiâmin bulundugu o toplantida söz alarak sunlari söyledi:

“Arkadaslar, medreseler lagvedildi. Bu vaziyet karsisinda milletin dini ne olacak? Buradan dagilmadan aramizda bir karar alalim. Biz 520 dersiâmiz, her birimiz memleketin bir kösesinden gelmisiz. Bizler ilim adamlari olarak, bu milletin dînî ihtiyacini daha 50 yil karsilariz. Memleketlerimize dönünce ikiser talebe bularak, onlara Allah’in ilmini okutup, dinini belletecek olursak, bu talebeler, 50 sene daha bu milletin dinine kâfî gelirler. Zaten her yüz senenin basinda Allah-ü zû'lcelâl'in bir müceddid gönderecegi, hadis-i serîfle haber verilmistir. Bunu yapmazsak huzûr-i ilâhîde yakamizi mesûliyetten kurtaramayiz.”
O, bu sözleriyle kapatilmis olan medreseleri fiilen açik tutmanin çarelerini ariyordu. Süleyman Efendi'nin bu teklifinden sonra bazi dersiâmlar söz alip dediler ki:

“Çok dogru söylüyorsun Süleyman Efendi; ancak, Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüge girdi. Ortalik toz-duman, hayatlarimiz tehlikede, bu vaziyet karsisinda tekliflerinizi tatbik etmek mümkün olmasa gerek!” Bunun üzerine tekrar söz alan Süleyman Efendi Hazretleri:

“Arkadaslar, Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu cemiyet hâlinde tedrîsât yapmayi yasakliyor, bir iki kisiyi yasaklamiyor. Çünkü bir-iki de cem’iyyet yoktur. Ben de size, bir iki kisi okutalim diyorum” dedi. Bunun üzerine bazi müderrisler mahkeme ve hapse düsmekten korktular: “Bu siddet zamaninda bunu da yapamayiz” dediler.

Bu defa Süleyman Efendi Hazretleri, dinî tedrisat vazifesini fahriyyen (maassiz-ücretsiz) yapmaga hazir olduklarini bildirmek üzere, zamanin hükümetine, (TBMM Baskanligina) bir telgrafla mürâcaatta bulunmayi teklif etti. Ancak, zamanin idaresi tarafindan Islâmi faaliyetlere menfi nazarlarla bakildigini iyi bilen dersiâmlardan bir çoklari, böyle bir teklifi de benimsemediler. Süleyman Efendi de bu tesebbüsün, o günün sartlari içinde müsbet karsilanmayacagini çok iyi biliyordu. Ne var ki O, yarin âhirette ellerinde bir belge bulunmasini, bu belgenin belki de bir çok dersiâm için ”Yâ Rabbi! biz senin dinini okutmak istedik, ama imkân bulamadik” kabilinden bir vesîle-i necât olabilecegini düsünüyordu. Uzun müzakerelerden sonra neticede bir kisim dersiâmlar su meâlde telgraf çekilmesinde mutâbik kaldilar. “… biz, asagida isim ve imzalari bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-i umûmi gibi büyük bir felaketten çikmasi dolayisi ile mâlî müzâyaka içinde bulundugunu dikkate alarak, dinî ilimleri fahriyyen okutmaya hazir oldugumuzu bildirir….” Bu telgrafa gelen cevap: “... Memlekette Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu yürürlüktedir, hilâfina hareket siddetle cezâyi müstelzimdir” diyordu. Cevap çok açik ve kesindi. Bu hâdiseyi bilâhare talebelerine nakleden Süleyman Efendi söyle buyururlar:

“Evlatlarim, bir çok dersiâmlar korktular, okutmadilar. Biz korkmadik okuttuk. Allah’a sükür yasiyoruz. Ama korkanlardan bir çoklari ölüp gittiler. Korkunun ölüme faydasi yoktur.”

Iste o toplantilarda kabul görmeyen talebe okutma fikir ve hizmetini, kendi evinde iki kizini bizzat okutarak baslatti.

Dersiâmligin kaldirilmasindan sonra vaizlige baslayan Süleyman Efendi, hayatinin son senelerine kadar Sultanahmet, Süleymaniye, Yenicâmii, Sehzâdebasi, Kasimpasa Camii Kebir'i gibi Istanbul’un büyük câmilerinde halka va'z ederek irsâd vazifesine devam etti.
YEDİKITA 2011-02-20 12:02:49
KUR’ÂN OKUTMA HİZMETİ, GAYRET VE MÜCÂDELESİ

Süleyman Efendi Hazretlerini ve Onun Kur’an hizmetlerini, o hizmetlerin millî ve mânevî alandaki ehemmiyetini gerçek manada anlamak için, o devirdeki şartları, icapları, husûle gelen ihtiyaç ve zarûreti mutlaka bilmek ve nazar-ı îtibâra almak lâzımdır.

Asırlardan beri dinin öğretilip, öğrenildiği bütün müesseseler bir anda kapatılmış, müslüman halk dinini öğreneceği din müesseselerinden tamamen mahrum bırakılmıştı. Dolayısıyla dinî ve manevi sahada korkunç bir kültür boşluğu meydana gelmişti.

Pek çok dersiam, değil başkalarını okutup din adamı yetiştirmek, kendi evlatlarını dahi okutmaktan çekinmişler, bazı müderrisler de günün şartları karşısında endişeye kapılmış, mesleklerini dahi bırakmışlardı. Bir kısmı dünya işleri ile meşgul olmuş, bir kısmı ise idareye kayıtsız şartsız teslim olmuşlardı.

İşte böyle bir vasatta Süleyman Efendi Hazretleri kendi tabirleri ile cehenneme sel gibi akmakta olan Ümmeti Muhammed’den “Bir kütük kurtarsak kârdır” telakkisi ile hizmetlere karar vermişti.Süleyman Efendi, ilk olarak 1930-36 yıllarında, Çatalca’nın Kabakça köyünde kiraladığı çiftlikte, o gün bulabildiği bir kaç talebeye dînî dersler vermeye başladı. Bir taraftan talebeleri işçi gibi göstererek okuturken, diğer yandan İstanbul’a amele pazarlarına geliyor, istidatlı gördüklerine; “Evladım kaç paraya çalışırsın?” “Bir liraya” “Gel ben sana üç lira vereyim. Sen Allah’ın dinini kitabını öğren. Bu ilimler ortadan kalkmasın” diyerek talebe topluyor, bulduğu işçileri, maaş veya yevmiyelerini vererek okutuyor. Böylece mücâdelede malıyla, canıyla en güzel hizmet örneği veriyordu.

Din adamı yetiştirmek lâzımdı. Küçük, büyük, genç, ihtiyar, işçi, esnaf demeden Allâh’ın kitabını öğretmek lâzımdı. Yapı ustasından, demirciden, kalaycıdan, terziden müftü olur mu? İşte Süleyman Efendi bunlardan müftü, vaiz yetiştirdi ve onlara, yıllarca Ümmet-i Muhammede hizmet ettirdi.Dini öğretmek gayesi ile Anadolu’nun bazı kasaba ve şehirlerine giden Süleyman Efendi, talebelerini bazen kömür işçisi, bazen (tuğla-kiremit fabrikasında) fabrika işçisi, bazen de tarla işçisi göstererek okutmaya devam etti.

Öyle zamanlar oldu ki, talebeyle bir yerde toplanıp okutmak imkânı kalmadı. Taksi kiralayıp İstanbul’u gezermiş gibi okutmayı denedi. Ve bir ara şartlar o kadar ağırlaştı ki, elde kitap taşımak, kitaptan okutmak imkansız hale geldi. Ve dünyada bir eşine rastlanmayan bir usûle başvurdu. Bir kaç talebesi ile Haydarpaşa Gar'ından Ankara istikametine giden trene biniyor, Arifiye istasyonuna kadar ezberden ders okutuyordu. Arifiye istasyonunda iniyor, Ankara’dan gelen trene binerek İstanbul’a kadar okutmaya devam ediyordu.

Kur’an hizmetleri devam ettikçe aleyhinde çok şeyler uyduruldu, insafsız ithamlara maruz kaldı. Amansız polis takibatları, idarî ve adlî tahkikatlar birbirini kovaladı. Aleyhinde muhtelif davalar açıldı, tevkif edildi. Evinden alınarak 1. Şube'nin tabutluğunda 3 gün polis nezaretinde kaldı. 1939’da İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde muhakeme ve 1944’de İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi'nce tevkif ve muhakeme edildi. Tabutluklarda 8 gün alıkondu. 1957’de Bursa Ulu Câmiinde tertiplenen “sahte mehdilik” hadisesiyle bağ kurularak Kütahya Ağır Cezâ Mahkemesi'nce damadı ve sevenleri ile beraber tevkîf edilip, muhâkeme edildi. İki ay kadar Kütahya hapishanesinde kaldı. Fakat her defasında berâat etti Bunca takibata, muhakeme ve tevkif edilmesine rağmen hayatında bir tek günlük mahkûmiyet almadı.
Devrin sıkıntılarına, sabır ve hilmiyle mukâbelede bulundu. Evini aramaya gelen polis memûrlarına “Buyurun, hoş geldiniz, hem de bir kahvemizi içersiniz” demek suretiyle her defasında medeni cesaret örnekleri gösterdi. Hanımı Hâfiza Sultan, “Efendi! Efendi! Size bu zulmü revâ görenlere bir de kahve mi ikram edeceksiniz?” dediklerinde, “Onlar memûrdurlar, vazifelerini yapıyorlar Hanım, yorulmuşlardır” diyerek kahve ikram etme nezaket ve asaletini terketmedi.

Bir Ramazan akşamı evinin karşısındaki kahvenin bahçesine oturup hanelerini kontrol eden sivil memûrun yanına varıp, "Oğlum! sen oruçlusun, akşam yaklaştı, gel bizde iftar edelim, sonra yine vazifene devam edersin” diyerek kendisini takip eden polislere iftar yemeği ikram etti." (Bu asil şefkati ve yüce nezaketi gören polis memuru peşine takılıp, iftar etmek üzere evine gitti, sonra da bağlıları arasına katıldı.)

Bütün bu sıkı takip ve baskınlar karşısında yılmadı, her defasında polisler karakola dönmeden derslere tekrar başladı. “Hiç kaybedilecek vaktimiz yok” diyor hatta “Mevlâ uykumuzu alsa da, geceleri de ders okusak” temennisinde bulunuyordu.

"Yarın hesap günüdür, Allah-ü Teâlâ, Süleyman verdiğim ilimle ne hizmet ettin, o ilmi sana kara topraklara göm diye mi verdim? derse, ben ne cevap veririm" diyerek üzerlerindeki vazife ve mes'ûliyetin ehemmiyet ve ağırlığını ifade etmeye çalışıyorlardı.

Talebelerine, daima Kur’ân’a hizmet şuuru telkin eder ve onlara “Evlatlarım, sizin bu âlemdeki vazifeniz; bataklığa düşen insanları, düştüğü bataklıktan çıkarmakdır. Öyle ise Ümmet-i Muhammed'i ayağınıza beklemeyecek, siz onların ayaklarına gideceksiniz. En ücrâ yerlere bile bu hizmeti sizler götüreceksiniz” buyuruyordu.

Süleyman Efendi Hazretleri, bütün mesâisini, yok edilen dînî ilimlerin ihyâsına sarfetmiş, ilim ve irfan seferberliği başlatmıştır. Gecesini gündüzüne katmak suretiyle gece saat onikilere, birlere kadar ders okuttuğu zamanlar olmuştur.Bitmek, tükenmek bilmeyen bir azim ve iradeye sahipti.

1950’lerde, ilerlemiş yaşına ve şekerden rahatsız olmasına rağmen, kış günlerinde bile Kısıklı’daki evinden çıkar, iki tramvay, bir vapur ve dört yerde yaya yürümek suretiyle Şehzadebaşı Taştekneler’deki derslerine giderdi.

1954 yıllarında cuma ve pazar günleri hariç her sabah Kısıklı’dan Bulgurlu’ya yürür. 6-8 saat genç rûhlara ilim ve feyz vermeye devam ederdi.

Hayatının son senelerinde, Topçular’daki talebelerinin Tekâmül kursuna, her gün sabah namazından sonra 3-4 vasıta değiştirmek suretiyle giderek derslerine devam buyururdu.

Bir gün ders okuturken şekeri yükseldi ve rahatsızlığı arttı. Burnundan, okuttuğu kitabın üzerine kan damlayınca, talebeleri heyecanlandı. Fakat O, hiç telaşlanmadan burnunu tutup, mendilini çıkardı, kitaptaki ve üzerindeki kanları sildikten sonra, hemen “Oku oğlum! kaybedecek zamanımız yok” buyurarak derse devam etti.

1957 Kütahya hadisesi olarak bilinen ve tertip olduğu mahkemece de anlaşılan hadise beraatle neticelenmişti. Kütahya hapishanesinden çıkan Süleyman Efendi Hazretleri evine dönmeyip, himmet ve hizmet maksadıyla Manisa’ya gittiler. Talebeleri üzgün, O ise hapishane ızdıraplarını unutmuş, neşeli idi. Herhalde kendisi artık ders okutmaz zannı ile;

“Efendim, İstanbul’da derslere devam edecek misiniz?” diye sordular.
“Evet, devam edeceğiz, hem de daha çok ve daha gayretli…Duracak zamanımız yok” buyurdular.

Aynı seyahatinde İzmir’de “Efendi Hazretleri, rahatsızlığınız var, her halde bir miktar istirahat edersiniz” dediklerinde, gülümseyerek: “Yolculukda bazen şoförün lastiği patlar, bizim de lastiğimizi patlattılar, şimdi yapıştırdık. Okutamadığımız zamanları da telâfi için daha çok okutacağız, hizmetimize hız vereceğiz” buyurmuşlardı.

Süleyman Efendi Hazretleri, hiç kimsenin dedikodularına ve kötülemelerine aldırış etmeden hak bildiği yolda ilerlemesine devam etti. Bir gün O’na:

“Efendim, falancalar sizin aleyhinizde konuşuyorlar” dendi.
“Elhamdülillah! Münafık olmaktan kurtulduk. Allah Resûlü başta olmak üzere, İslam büyüklerinin hepsinin aleyhinde konuşulmuştu. Eğer bizim aleyhimizde konuşulmazsa kendimizden şüphe ederdik” diye cevap verdi.

Hasta ve rahatsız olduğu zamanlarda dahi dersten tâviz vermez, geri kalmaz: “Derse gidersem hastalık da gider, kalırsam hastalık da kalır” buyurmak suretiyle âfiyet ve şifâsının ders okutmakta olduğunu ifade ederdi.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan dönen talebesine, “Oğlum! Falan camiye git, Cuma’da va'z et de, dinleniver“ demek sûretiyle istirahat ve dinlenmenin, hizmetle mümkün olacağına işaret buyururlardı.
Talebelerinden herhangi biri bir özürden dolayı derse iştirak edemediği zaman çok üzülür, “Eyvah! Bugün çok büyük ziyânımız var” derdi.

Az-çok demez, bulabildiği talebe veya cemaate bıkmadan, usanmadan ders verirdi. Adede itibar etmezdi. Bir gün Kur’ân öğretmek için gönderdiği bir talebesi, gittiği yerde okutacak kimse bulamamaktan şikayet etti:

“Efendim, sadece iki kişi vardı, onları da bırakıp geldim” deyince çok üzüldü. Ve birazda celallenerek
“Evladım, nice peygamberler bu âlemden bir tek ümmet elde edemeden gittiler. Sen iki talebe bulmuşsun daha ne istersin” diyerek, tekrar geldiği yere gönderdiler.

Talebelerine son derece kıymet verirdi. “En küçük talebenin dahi kesip attığı tırnağını, dünyalara değişmem” vecîzeleri bu hakikatı en bâriz şekilde ortaya koymaktadır.

Bir gün Hâne-i Seâdetine filesi boş olarak bir şey almadan döndü, hanımına:

Hanım! talebeye alamadığım için, eve de almadım” buyurup; talebenin yemediğini, yemekten, hayâ ettiğini ifade etti.

Soğuk kış günü bir vesile ile evini ziyarete gelen bir talebesi, hocasının soğuk odada oturduğunu farketti. Zevceleri soğukta oturmasının sebebini talebeye şöyle izah etti:

“Oğlum! sizin odununuz yok diye, Efendi Hazretleri de sıcak odada oturmuyor.”

Bazen talebeleri hasta olurdu. En az bir anne ve baba kadar şefkat ve merhametin sahibi olan Süleyman Efendi Hazretleri, rahatsız olanları bizzat doktora götürür veya biriyle gönderirdi. Bir defasında talebelerinden birinin hastalığı ile alâkalı doktor dönüşü kendisine malumat arzedildi. Merhamet âbidesi o büyük zât, kıbleye yönelerek şu ilticada bulundu: ”Yâ Rab! Senin dinine ve kitabına bu yavrularla hizmet edeceğiz, evlatlarımızı bize bağışla Allahım!”

Ramazan-ı Şerif yaklaştığı zaman, talebelerini Ramazanda va’z u nasihat etmek üzere Trakya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine seferber ederdi. Ramazan sonrası dönüşlerinde teker teker malumat sorar, hizmet haberleri beklerdi. Bir talebesinin va'z edip, Kur’ân okuttuğunu duyunca sevinç göz yaşları döker, “Bu Rabbimin fazlıdır” derdi.
Yapılan hizmetleri hiç bir zaman şahsına mal etmez ve edenden de hoşlanmazdı. Bir talebesinin kaldığı köydeki hizmetlerinden memnun olup, teşekkür için kendilerine gelen Hacı Efendiler; “Efendim, sizin sayenizde cenazemiz kokmaktan kurtuldu, çocuklarımız Kur’ân-ı Kerim öğrendi” diye iltifat ettikleri zaman mahviyet ve tevazuundan adeta küçülen mübârek zât; “Süleyman da kim oluyor ki, bu hizmetler onun sayesinde olsun!, Bu mahzâ kerâmetü’n-Nebidir, Peygamberin mûcizesidir” buyurmak suretiyle kendisine hiç pay çıkarmaz ve bütün muvaffakıyyetin Allah ve Resûlü'ne ait olduğunu ifade ederdi.
YEDİKITA 2011-02-20 12:05:12
HİZMET VE FAALİYETLERİ

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri ezelî takdir olarak, seyyidler zincirinin 33. halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da ilâhî füyüzât ile alâkalanarak, seyyidler zincirinin 32. halkası ve bu zincirin 9. büyük rütbesi olan Salâhuddin ibn-i Mevlânâ Sürâcüddin (k.s) Hazretleri'nden seyr-u sulûklerini tamamladılar. Kendilerine vâki tecelliyatın büyüklüğünden üstâzları tarafından İkinci bin yılın Müceddidi İmâm-ı Rabbâni Hazretleri'nin rûhânî nisbetlerine teslim edildiler. Bu sûretle Altın Silsile'nin 33.’üncü ve son halkasını teşkil ederek; dünyanın şu zamanlarında İlahi feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr-ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sahasına çıkarmışlar ve halen de çıkarmağa devam etmektedirler. Mürşid-i kâmillerin mânevi tasarrufları âhirete irtihallerinden sonra da ber-devamdır. Belki ceset hapsinden kurtulan rûhâniyetleri, kınından çıkmış keskin kılıç gibi olup, daha müessir ve tasarrufludurlar. Tasavvuf ilminde meşhûr olan bu hakikat, O mübârek zâtın irtihâlinden sonra da bütün şumûlüyle tezâhür etmiştir.

Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını Kur’ân öğretimine vakfetmiş, Kur’ân’ı bilen ve yaşayan öğrenciler yetiştirmiştir. Yetiştirdiği talebeleri itikadda ve amelde sünnî’dirler. Amelde büyük ekseriyetle Hanefî mezhebine, itikadda İmam Mansur Matüridî Hazretleri'ne mensupturlar. Meşreben Nakşidirler. Süleyman Efendi, Nakşilîğin en büyük mümessili olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'ne bağlı ve onun yolunda irşada izinli bir mürşid-i kâmilü mükemmildir. Şu halde Süleymancılık diye Süleyman Efendi'nin icad ettiği ne bir mezheb, ne de bir tarikat mevcuttur.

Süleyman Efendi Hazretleri'nin faaliyet ve hizmetlerinden bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:

• Hayatının gayesi; unutulan sünnetleri ihyâ ve dîni tecdid, kaybolan İslâmî ilimleri Ehl-i sünnet ve’l-Cemâat tarz ve uslûbu üzere tâlim ve bid’atlarla mücâdele olmuştur. Bütün talebelerini de Ehl-i Sünnet inancına eksiksiz bağlı olarak yetiştirmiştir. Okuttuğu “Emâlî” ve “Nesefî” adlı metin kitaplarla İslam itikâdının temelini öğretirken “Şerh-i Akâid” ile de günümüzdeki ve tarihdeki sapık fırka ve mezhepleri talebelerine tanıtmış ve dalâlet fırkalarına düşmekten korumuştur. İnanç sapıklığı içerisinde bir tek talebesi yoktur.

• Hz. Allah tarafından kendisine ihsan edilen, maddi ve mânevî tasarrufların neticesidir ki eskiden 20-30 senede tahsil edilen ilimleri, 2 sene gibi çok kısa bir zamana sığdırarak; ilmin ve âlimin yok olmak üzere olduğu bir zamanda, yüzlerce, binlerce din âlimi yetiştirmiş ve vatan sathına yaymışdır. Kur’ân Kursları ve Talebe Yurtları açtırmış; okutup, okutturmak suretiyle mânevi susuzluktan ölmek üzere olan bir milletin âb-ı hayatı olarak imdadına yetişmiştir.

• İslâmiyyeti tercüme kitaplardan öğretmek yerine, Osmanlı medreselerinin takip ettiği temel ders kitaplarından, orijinal ilim dili olan Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir.

• Kur’ân-ı Kerim’i en kısa zamanda okumayı öğreten “Elif Cüzü” en mühim matbu' eseridir.

• Cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyet içinde müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve “Dışımız halk ile, içimiz Hak ile” usûl ve esasını düstûr kabul etmiştir.

• Dünya hâdiselerini yakından takip eder. Her sabah bir “Yeni Sabah” gazetesi aldırıp, dış politika yazarının yorumlarını ve önemli haberleri muntazaman okuttururlardı. Bu mevzûda İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin “Zamanının gidişâtını bilmeyen ârif-i billah olamaz” sözünü şiâr etti.

• Günlük hâdiseleri ve dünyadaki müslümanların meselelerini yakından takip eder, yerine göre câmi kürsüsünden dile getirirdi. O devirde bir çok vâizler günlük hâdiseleri câmi kürsüsüne getirmeye cesaret edemezken; O, zaman zaman devlet adamlarını ikaz ederdi. 1956’da Cezâyir Müslümanları Fransızlar'a karşı istiklâl mücâdelesi verirken, Türkiye hükümeti, Birleşmiş Milletlerde Fransızlar'ı desteklemişti. Bu icraatı isabetli bulmayan Süleyman Efendi, va'zlarında “Cezâyirli kardeşlerimize hiç olmazsa duâ edelim” dediği için defalarca ifade vermek zorunda kalmıştı.

• Dinî neşriyata ehemmiyet vermiş, Necip Fazıl'a “Büyük Doğu” mecmuasını çıkarmasında mânevi teşvikleri yanında, maddî yardımları da büyüktür. Hatta mevcut bir tek evini sattı ve mecmuaların yayınlanmasında harcadı.

• Türkiye’de Mason ve Siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rıfat Atilhan’ın hizmetlerine en büyük yardımı Süleyman Efendi yaptı. Onun kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır. Kezâ o günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir: Abdurrahim Zapsu merhumun “Ehl-i Sünnet” mecmuasından, Sinan Omur'un “Hür Adam” mecmuasına kadar…

• Zamanının, ilim ve irfanda temâyüz eden dersiâm ve ilim adamlarına, talebelerini gönderir; talebelerini onların imtihan etmelerini, din ilimlerinin yeniden ihyâ edilmekte olduğunu görerek sevinmelerini arzu ederdi. Nitekim dersiâmlardan Ali Haydar Efendi ve Hasan Basri Çantay gibi pek çok zevâta, bu vesile ile talebelerini göndermiştir.

• Said Nursi Efendi ile haberleşmiş ve Onu hizmetlerinden haberdâr etmiştir. Said Nursi Efendide Onun hizmetlerini takdirle karşılamış ve şöyle demiştir: “Bizim bugün başlıca vazifemiz; imanı muhâfazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. İslamın esâsı, maddî ve mânevî kurtuluşun kaynağı olan Kur’ân’ı Kerim’in okutulup, öğretilmesi ve yalnız Türkiye’ye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini, biraderim Süleyman Efendi ve onun tesis eylediği Kur’ân Kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10-15 senede öğrenilen İslamî ilimleri, şimdi Kur’ân Kursları 1-2 sene içinde öğretiyor. Âlim yetiştiriyorlar, fakîh yetiştiriyorlar, müfessir yetiştiriyorlar. Bu hal bir mucize-i Kur’âniyyedir.”

• Türkiye’de İmam-ı Rabbanî Hazretlerini tanıtmıştır. Onun, Kur’ân ve hadîs-i şerîflerden sonra en muteber kitab olan “Mektûbat” isimli eseri, ilk defa iki cilt halinde Süleyman Efendi Hazretleri'nin talebeleri tarafından bastırılmıştır.

• Tarikatı, sadece “hoş sohbet vasıtası” haline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu kitleleri harekete geçiren heyecan vasıtası kılmıştır.

• Kerâmete asla itibar etmemiş, kerâmet izhârından kaçındığı gibi talebelerine de aynı yolu tavsiye etmiş, “En büyük kerâmet, insanlara hak yolu telkin etmektir” buyurmuştur.

• Öşür farizasını Türkiye’de yeniden ihyâ için çalışmıştır.
YEDİKITA 2011-02-20 12:18:55
VEFATI

Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.)'nin, ?bir ömür boyu devam eden çileli ve yorucu mücâdelesinin nihayetine doğru? öteden beri muztar bulundukları şeker hastalığı ağırlaştı ve kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen düşürülemedi. Ve 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı’daki hâne-i seâdetlerinde Rahmet-i Rahmâna kavuştu.

O büyük zâtın dirisine tahammül edemeyenler, ölüsüne de tahammül edememiş, cenazesinin daha önce resmi müsâade alındığı halde, Fâtih Câmii avlusuna defnine mâni olmuşlardı. “Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir kabre defnedeceksiniz” denilerek en tabii hakkı olan Fâtih Câmii hazînesine defni, gayr-ı kanuni şekilde engellenmiş ve cenazenin Üsküdar’dan Avrupa yakasına geçmesine mâni olunmuştu. Na’şı Altunizade Câmii’nin musalla taşında saatlerce bekletilmiş, Fatih’e defnedilmesi için yapılan teşebbüsler fayda vermemiş, cenaze namazı orada kılınarak, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

O, vazifesini tamamiyle ve kemâliyle ifa etmenin huzûru içinde Refîk-ı A’lâya kavuşurken, Allah (c.c) ve Resûlü yolunda, i’lâyı kelimetullah uğrunda, hizmet etmek üzere binlerce bağlılarını bırakarak ayrılıyordu.
Cehd, çile, ilim, irfan, feyz, bereket ve muvaffakiyetlerle dolu 72 yıllık dünya hayatına veda ederken, geride; yüce İslâm ve imân davasına pazarlıksız, sarsılmaz bir imân ve idealle bağlı yetişkin bir kadro bırakıyordu.

O, bu hali ile Sevgili Peygamberimizin “Vefat edenlerden; sadaka-i câriye sahipleri, ilminden istifade edilen âlimler ve sâlih evlat bırakanların dünya ile ilgileri kesilmez” meâlindeki peygamber müjdesine hakkıyla mazhar olmuş, bahtiyar ve muhterem bir zâttır. Çünkü O, az veya çok mâlik bulunduğu malını öğrencileri için harcamış, sahip bulunduğu ilmini onlara aktarmak için karakol karakol dolaşıp çile çekmeyi, muhakeme olunmayı, tabutluklarda ve zindanlarda çürümeyi göze almış… hâsılı hayatını hiçe sayarak bütün ömrünü Kur’ân davasına hasretmiş, emsâline çok az rastlanan âlim, ârif, fâdıl bir mürşid’i kamil ve mükemmel idi... Böyle büyük bir zatın,Osmanlı ecdadımızın Tunahanı nasb ettiği "Güneşli Bulgaristan"dan çıkması da çok mânidardır. Müslüman Türk kardeşlerimizin okuyup istifade etmeleri dileğiyle Kırcaali Haber'e de Anavatan'dan Başarılar dileriz... Hoşça kalınız...
YEDİKITA 2011-09-16 04:09:45
EBUL-FÂRÛK SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN(K.S.) HAZRETLERİNİN İRTİHALİNİN 52 YILI MÜNASEBETİYLE
MANEVİ YÖNÜYLE İLGİLİ BİLGİLER...

Süleymân Hilmi Tunahan'ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kacar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek'e verdiği notlardan:


"Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idrâki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah'ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd (Büyükler zinciri) kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz."
Salah 2019-04-09 20:27:59
Yedikıta alın rahat edin

 
   YORUM YAZ
Ad/Soyad*
Yorum Metni*:  
* Maksimum karakter sayısı: 1200
Security Code*
 
  * Yazılan yorumlardan site sahibi sorumluluk taşımaz !
  UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.


« Geri dön

ANKET



Anket Başlangıç Tarihi:

[ Anket sonucu ]
REKLAMLAR



All Rights Reserved © 2006-2018    "SENİ MEDİA" LTD; KARDZHALI   e-mail: kircaalihaber@gmail.com   Webdesign: SWS