Künye E-gazete
 
KIRCAALÝ HABER
 15 YAÞINDA
DÖVÝZ KURLARI
EUR EUR 1.9558 Lv.
USD USD 1.6108 Lv.
GBP GBP 2.2804 Lv.
TRL TRL 0.1873 Lv.
Anasayfa Haberler   Yorumlar   Edebiyat Arþiv
25 Haziran 2021
HABERLER
İSTİKBAL VAKFI BAŞKANI NURETTİN MEHMET – “BİZ 500 YIL BU DİLİN ESARETİ ALTINDAYDIK, BULGAR OKULUNA TÜRK DİLİ GİRMEYECEK” DEDİLER.

İSTİKBAL VAKFI BAŞKANI NURETTİN MEHMET – “BİZ 500 YIL BU DİLİN ESARETİ ALTINDAYDIK, BULGAR OKULUNA TÜRK DİLİ GİRMEYECEK” DEDİLER.

02 Kasým 2007

“Tedricen azınlığı bir köle şekline çevirdiler. Askerlikten başladılar. “İş Suçluları” gibi çalışma grupları kurdular. Bunlar askeri bir sistemdi. Bir Türk doğduğunda eğer erkekse, “tamam, bu da iş suçluları taburuna gidecek” denirdi. Onların gene vazifeleri yollları, köprüleri, demiryollarını ve binaları yapacaklardır. Üç yıl boyunca amansız bir şekilde çalıştırıyorlardı”

“Ormana, “baltadan neden korkarsınız dendiğinde”, “sapı bizden olduğu için!” demiştir. Yani sonradan görmeyle dininden dönmeden Allah korusun! Bizden bu kadar bakanlar oldu, ama kasten bunları meydana çıkarmadılar.”


“İsterse beş defa AB’ne girelim, bizimkileri, “nerede bunlar” demeyecektir! Girmezden önce pazarlık yapılmalıydı. Azınlık ve özellikle eğitim konusu masaya yatırılmalıydı! Bunlar yapılmamıştır. Çok büyük bir kaybımız olmuştur. Avrupa zaten azınlıkları korumuyor ki! Zaten toplama kampı gibi birşey! Her dil ve azınlık beraber. AB’nin bizler için zararı azınlığımızı yok etmektir!”

“Benim amacım milletimizi siyasi alanda uyandırmak ve biraz olsun yaşadığımızı anlamaktı. Bir kaç defa sorduğum oldu, “siz,orada, ovada uçan Turna ve Doğan gibi mi olmak istyiorsunuz, yoksa, şu gece gündüz avlu içinde beslenen it mi olmak istyiorsunuz diye.” Kimsi diyorki, “hürriyet mühim birşey, serbest olduktan sonra yiyeceğini her yerde bulabilirsin. İt, yiyor yiyor, fakat zincirde bağlı duruyor.”



RODOP RÜZGARI.: İstikbal Vakfı hangi ihtiyaçlardan sonra kuruldu?

NURETTİN MEHMET.: İstikbal gelecek demektir. Karanlık dünyadan aydınlık dünyaya geçiş dönemini yaniden başlatıp, azınlığımızda aydınları ortaya çıkarmak için bir el uzatmak amacıyla, “İstikbal, Kültür, Eğitim, Diyanet Vakfı”nı kurduk. Çünkü o zamana kadar insanlarımızın ekseriyeti baskı altındaydı. Eğitimden, sanattan, edebiyattan çok uzaklaşmışlardı. Bulgarlaştırma hareketini geçirince de, bizler, bir uyku dönemine daldık. Onları canlandırabilmek amacıyla, meclisten döndükten sonra bu işlere başladık. Camilerimiz kapanmış, hocalar yoktu. Edebiyatımız yakılmış ve yıkılmıştı. Böyle vahim bir manzara ile karşı karşıyaydık.

Vakfımız 1992’de kuruldu. Güvendiğimiz yer, Eğitim Bakanlığı’na müfettiş gibi tayin edilen Kâzım Memiş idi. Kendisine Allah rahmet eylesin diyoruz. Ona dayanarak, halkımızın eğitim ve kültür alanında biraz ilerlemesi ve Türklüğünü unutmaması için bazı kitapları meydana getirmemiz lâzımdı. Bunlar okul kitaplarıydı, çünkü Türk okulları kapanmıştı. Onları yeniden açıp temelden başlamak niyetiyle Kâzım’la bağlantıya girdik. Onun da yardımlarıyla yerli münevverleri toplayarak ve onların hikayeleri, şiirleri, resimleri v.d. yazılarıyla okul kitapları tertipledik. İlk adımı birinci sınıflar için attık. Birinci sınıflar için iki kitap, ikinci ve üçüncü sınıflar için de birer kitap olmak üzere toplam dört kitap hazırladık. Bu kitapları Kâzım Memiş’in de yardımlarıyla Türkiye’ye gönderdik. Allah bin bereket versin, onlar da hiç bir şeyi esirgemeden bağış olarak kitapları bizlere bastılar. Sonuç olarak hazırlanan 300.000 kitap Bulgaristan’a gönderildi. Bizim bütün Bulgaristan’a bu yayını yapamayacağımızdan dolayı 150.000 kitabı Şumnu’ya benim parlamento arkadaşım Prof. Beytullah bey’e gönderdim; Kuzey’e de onlar dağıtsın diye.

Kitapları dağıttık. Bizim halkımız ise evlâtlarını okula göndermiyordu. Burada yeniden bir girişimde bulunduk. Bunları aydınlatmayı düşündük. Bir azınlığın dili, dini, kültürü olmadıktan sonra, o azınlık, azınlık olamaz! Bu amaçla ev ev, köy köy gezdik ve insanları inandırdık. Ondan sonra okullar açıldı ve halkımız okumaya başladı. Böylelikle halkımıza faydalı işler yaptık. Bu bizim halkımıza el uzattığımız ilk alandı.

Devamında da camilerimize el attık. Ahlak ve dini eğitim alanında girişimde bulunalım diye karar aldık, fakat imamlarımız ve hocalarımız yoktu. Başmüftü Fikri Sali’nin yardımıyla 30 talebeyi Türkiye’deki imam-hatip okullarına yolladık. Talebelerimiz Çanakkale’den ta Osman Paşa’nın doğduğu yere kadar dağıldı. Yavaş yavaş, adım adım din alanında da bir faydamız oldu deyebilirim.

R.R.: Şimdi hangi alanlarda faaliyet gösteriyorsunuz? Başlangıçtaki faaliyetleriniz devam etti mi?

N.M.: Buna benzer faaliyetlerimiz devam etmiştir. Kırcaali’deki Ömer Lütfi Derneği’nin “Okuma Salonu” nu kurduk ve daha da canlandırdık. Bizlere okumadan başka edebiyat da lâzımdı. Yazar ve şairlerin toplanıp, yenilikleri tartışabileceği alanlar gerekiyordu. Bunlar hep halkımızın gözünü açmak amacıyla yapılıyordu. Karanlık gecelerde şöyle bir deniz feneri gibi öncülük yapacak olan bir edebiyat derneği lâzımdı. Onu da kurduk. O zamandan bu yana çalışmaktadır. Fakat, eğitim, din, dil ve kültür alanından sonra, insanımız bir ekonomik kriz içine de düşmüştü. 1990’dan sonra kimlik krizinden sonra ekonomik kriz başlamıştı. Buna da bir çare bulmamız lâzımdı. Sofya’daki büyük vakıflara yöneldik. Oradan bizim isteklerimiz yerine getirildi. Yeni yetişen nesilleri ayakta tutalım amacıyla, İstikbal Vakfı, üç yıl boyunca 6.500 kızana sabah, akşam ve öğle olmak üzere üç öğün yemek verdik. Yardımı yapmamızın başka bir yönü vardı ki talebeler fakirlikten ve sefaletten okula gidemiyorlardı. Okula gidebilmeleri için mutlaka karınlarının doymuş olması lâzımdı. Onlara uzattığımız yardım neticesinde sınıflar doldu ve evlatlarımız üç sene boyunca rahatça okudular.

Kültüre gelince. Totaliter rejimden sonra, ilk olarak Türkçe bir festival düzenledik. Bursa’dan ve Makedonya’dan gelenler oldu. Böylelikle, yolumuz kültür alanında da açılmaya başladı.

En son olarak da, 1953 yılında kurulmuş olan üç Türk tiyatrosunu yeniden canlandırmak amacıyla bir girişimde bulunduk. Dört sene önce iki Türk tiyatrosunu açtık. Haddim olmayarak ben de bu açanlardan biriydim. Razgrat ve Krcaali’ye açıldı bunlar.

R.R.: Geçmişi ve günümüzü yaşayan tecrübeli bir insan olarak biraz da kendinizden bahseder misiniz? Bir de totaliter rejim esnasında okullardaki Türkçe öğretimi nasıldı?

N.M.: 1934 yılında Dobriç kasabasında doğdum, yani Hacı Osman Pazarcığı denen şehirde. Orada okula başladım. Liseyi de orada bitirdim. O zamanlar bizlerin “Nazım Hikmet” Okuma Yurdu’muz vardı. Orada dört yıl sekreterlik yaptım. İçimde, belki de bir yaratılış olarak sahne sanatlarına karşı bir merak vardı. Ta orada sahneyi sevdim. İlk denemelerim “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” adlı oyunu yazmakla başladı. Okuma Yurdu’nun vasıtasıyla gençlik kursları açılıyordu; dans, türkü v.b. oraya ben iştirak ederdim. Bizim yaşadığımız semtte çok karışıktık; Türk, Ermeni, Bulgar ve Çingene gibi. Bemin yaşadığım ortam Türk ortamı olduğu için, şimdi buradaki dile uymuyor benim dilim. Hala bana ‘sen buralı değilsin amca’ diyorlar. Sonra da Şumnu şehrine gittim. Altı ay dans ve edebiyat kursları gördüm. Orada da Aytos’tan gelme bir hanım kızla evlendim. Burada Şumnu Medresesi’nden sonra, Kiremitlik Medresesi varmış, biz bunları sonradan öğreniyoruz. Kiremitlik Köyü’ne öğretmen tayin edildim. İki üç sene de öğretmenlik yaptım. Tiyatrolara namzet aranıyordu, müsabaka ilân etmişlerdi. Yüksek Tiyatro Ensitüsü’ne gittim. Orada bir sınavdan geçtikten sonra kabul edildim. Orada bunu ikmal ettikten sonra artis olarak Kırcaali’ye gönderildim. Komünistlerin sistemine göre buralarda piyesler ve oyunlar sergileniyordu. Biz geldikten sonra burada kaldık. En çok sevdiğim oyunlar, Nazım Hikmet’in “Enayi” ile “Kafatası” oyunlarıdır. Aziz Nesin’in “Toros Canavarı” da benim hatırımdan çıkmayan eserdir.

Benim bir de milletvekilliği yaptığım dönem vardır. Bu biraz tesadüfen olmuştur. Hürriyet denen zamana ben de katıldım. Hak ve Özgürlükler Hareketi henüz kuruluyordu ve ben de onlara katıldım. Hep beraber bu parti uğrunda çalışmaya başladık; köylere, şehirlere gittik ve azalar topladık. Bizler o dönemde o kadar heyecanlıydık ki meclise aday toplandığını dahi bilmiyorduk. Benim amacım milletimizi siyasi alanda uyandırmak ve biraz olsun yaşadığımızı anlamaktı. Bir kaç defa sorduğum oldu, “siz,orada, ovada uçan Turna ve Doğan gibi mi olmak istyiorsunuz, yoksa, şu gece gündüz avlu içinde beslenen it mi olmak istyiorsunuz diye.” Kimsi diyorki, “hürriyet mühim birşey, serbest olduktan sonra yiyeceğini her yerde bulabilirsin. İt, yiyor yiyor, fakat zincirde bağlı duruyor.” Herşeyi hazırladık. Bende biraz balıkçılı hastalığı olduğundan hanıma “hadi balığa gidelim” dedim. Orada dinlenmek istiyordum. Meclise gireceğim aklımın ucundan bile geçmiyordu. İşin garip tarafı da budur. Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin merkezinde Etik Komisyonu başkanı seçilmiştim, daha parlamentoya girmezden önce. Yöre parti teşkilatlarını ziyaret ediyordum. Bir akşam oradan dönerken, bizim azalardan biri, “Nurettin abi sen burada ne arıyorsun? Seni mebus göstermişler. Sofya’da ismini okudular.” Diye bağıra bağıra söylüyordu. “Benimle oynama, meclise gidecek adam zengin olmalı , müdür olmalı, koskoca bir şey olmalı. Öyle aleladele insan olur mu?” dedim. “Vallahi yarın son gün. Yarın git Kırcaali’de kaydını yaptır. Seni yerde ve gökte arıyorlar” dedi. Ben eve gittim, şaka olsun diye, “çabuk benim bagajlarımı toplayın gidiyorum” dedim. “Kırcaali’de ne yapacaksın?” dediler. “Çıplaklar meclise giriyormuş, ben de gireceğim” dedim. Ama bunlar nasip oldu.

Büyük Millet Meclisi aşağı yukarı 15-20 sene arayla oluyordu.Burada anayasa değişikliikleri yapılıyordu.Yeni anayasa yazılıyordu. Bizim meclis bir yıl altı ay sürdü. 1992’nin sonunda bitirdik. Maalesef anlaşamadık. İlk meclise 450 milletvekili ile toplandık. Fakat, bunların arasında biz Hak ve Özgürlük Hareketi’nden Türk olarak 24 kişiydik. Bize uygun olan vazifeleri gündeme koyduğumuzda oylama ile atıyorlardı. Kulağı çınlasın bizim başkanımız Ahmet Doğan’ın başka yolları da vardı. Özellikle Türk dili konularında çok sıkıntılar çektik.

R.R.: İkinci dönemde de seçildiniz mi?

N.M.: İkinci dönemde seçilmedim. Bizim burada filolojiyi bitiren bir Mehmet’imiz vardı. O yedinci, ben ise dördüncü yerdeydim. Ben kendi yerimi onunla değiştirdim. Mehmet gençtir, filologtur,bizden daha iyi işler becerir, gençlerin önünü açalım dedik. Maalesef ben meclise giremedim, O girdi. Bu Mehmet dediğimiz arkadaş milletvekili olduktan sonra Hak ve Özgürlüklere karşı parti kurdu. İşin garip tarafı budur. Mecliste güçlükler çektik. İlk gündeme insan haklarını getirdik. Onların bir dövizi vardı; “Bir millet, bir devlet!” Azınlık falan tanımıyorlardı. Yeni mecliste de bunlar devam etti. Birinci madde aynen kaldı. Bu sebepten dolayı biz parlamentoyu ter ettik. Anayasayı imzalamadık. Hala bizim tarafımızdan imzalanmış değildir. 13. maddeye göre bize hak tanınıyordu. Bir azınlık, kültür, din v.b. konularda herşeyi yapabilir diye yazıyordu. 1. madde de “Bir devlet, bir millet” diye yazmaktadır.

Türkçe’yi gündeme koyduk. Kısacası ilkokullarda Türkçe okunsun dedik.en demokrat olarak hesap ettiğimiz SBS partisine dayanarak onlarla bir olduk. Gündeme geldi. Onların Kültür Bakanı Elena adında bir bayan idi. Bu bakan kalktı, bütün diplomatlara ve gazetecilere biliyor musunuz ne dedi? “Biz 500 yıl bu dilin esareti altındaydık, Bulgar okuluna Türk dili girmeyecek” dedi. Ve, gündemden çıkarıldı. Diğer partiler de destek verdi ve en demokrat bildiklerimiz bize kazık attı! Demokrasi partilerinin içi boş çıkmıştı. Diğer bir demokrat bildiğimiz parti de, “Kim anadilini öğrenmek istiyorsa, Bulgaristan’dan 300 km. aşağıya gitsin” dedi. Bu daha sonra cumhurbaşkanlığına aday gösterildi ve bizden de destek aldı. Bizim Ahmet gene, “siz bizim Türk dilimizi çıkardınız mı?” dedi. Bütün bölgelere faks gönderildi ve bütün Türk azınlığını Sofya’ya davet etti. Harbiye Nazırı Semercief vardı. Ahmet’e yalvarmaya başladı.”Çevirin bu insanları gelmesinler. Sizin Türk dili konusunu yeniden ele alacağız” dedi. Ahmet ise, “biz çağırmadık onları, kendiliğinden gelmişler” dedi. Sofya’da, hemen Tütk elçiliğinin karşısında büyük bir miting yaptık. Ondan sonra Türk dili konusu gündeme koyuldu. Fakat, bizim için güç olan bundan sonra başlıyordu. Anne-babalar çocuklarını okula göndermeye korkuyordu. Talebe yoktu. Sonunda ebeveynleri ikna ettik. Bütün güçlüklere rağmen burada bir Türk filolojisi açıldı. Sonuçta burası öğrenci yetersizliğinden kapandı. Ekonomik krizle ilgili bir olay. Yurt dışına çıkabilmek için Türkçe anahtar dil sayılmıyordu. Diğer yabancı diller tercih ediliyordu. Türk Filolojisi bölümünün bile son yıllarda yarısı Bulgar dı. Şu anda açılma ihtimalinin olduğunu göremiyorum. İnsanlarımızın kafası dışarıdadır.
Okullarımızda Türkçe zorunlu olmayıp “gönüllük” temeline oturtulmuştur. İstersen gidersin, istemezsen gitmezsin! Bir dilekçeyle seçmek gerekmektedir. Böyle olunca da rakamlarda çok azalmalar olmuştur, zorunlu olmuş olsaydı giden çok olurdu. Hürriyet olduğundan talebeye sorulmaktadır. Dilekçe olayı da olayı olumsuz yönde etkilemiştir. İşin garip tarafı da Türkçe dersini sonuncu saatlere koyuyorlardı. Gönüllü de olsa, son derste öğrenci yoruluyordu. Sonuç olarak Türkçe’de çok çok geriledik. Bu azınlık için hiç iyi olmadı. Zorunlu olması gerekiyordu. Fakat bu işler meclisten alınıp Eğitim Bakanlığı’na bırakıldı. Burası da bu konuyu hep küçümsedi.

R.R.: Bulgaristan Türkleri bir sürü badireler yaşadınız. Daha sonra bakanlarınız, valiler ve emniyet müdürleriniz oldu. Bulgaristan AB’ye girerken sizin temsilcileriniz, Türkçe’nin zorunlu dil olması için devlete herhangi bir zorlamada bulunmadılar mı?

N.M.: Konuyu daha öncelerden ele almak istiyorum. Komünizm idaresine girildiği yıllarda bütün azınlıklara ön verildi. Gazeteleri, mecmuaları, eğitimi, tiyatrosu, kısaca herşey serbest bırakıldı. 5-6 Türkçe gazete çıkıyordu. Amaç, geri kalmış azınlıkların seviyelerini yükseltmekti. 1989 yılında zorla soykırım olmasın diye gönüllü olarak azınlıkları yükseltmeye çalıştılar. Amaçları azınlıkları komünist sistemin içine dahil etmekti. Her şey verildi. Fakat, yıllar geçtikçe komünizmi benimsemekle birlikte, Türklüğü de kökleştirdiler. İki yönlü bir şey oldu. Onların beklediği gibi çıkmadı. Büyük bir özgürlük olduğundan dolayı Türkçe de temelleşti veya kökleşti. Maalesef, bizim aramızdan, onların arasına geçenler de vardı. Gittikçe Türkçe artık yerleşti kanısına vardılar ve öteki tarafı destekler durumuna geldiler.

Tedricen azınlığı bir köle şekline çevirdiler. Askerlikten başladılar. “İş Suçluları” gibi çalışma grupları kurdular. Bu askeri bir sistemdi. Bir Türk doğduğunda eğer erkekse, “tamam, bu da iş suçluları taburuna gidecek” denirdi. Onların vazifeleri yolları, köprüleri, demiryollarını ve binaları yapmaktı. Üç yıl boyunca amansız bir şekilde çalıştırıyorlardı. Bu yakına kadar böyleydi. Şimdi bu bizim Hak ve Özgürlükler Hareketi girişimde bulundu ve bunu yasak ettirdik. “İş Suçluları” taburlarının %90’nı Türklerden oluşmaktaydı. Benim üç evladım da “Suçlu asker” olarak askerliğini tamamladı.

R.R.: Neden “Suçlu asker?”

N.M.: Azınlık olmak en büyük sebep. 1950’lere dayanmaktadır bu olaylar. Bulgar ailesinde bir kızan varsa, Türklerde dört oluyordu. Dört varsa altı oluyordu. Gittikçe çoğaldımızdan solayı, bunu önlemek amacıyla kötü yollara başvurdular. Bütün bunlar bir nevi baskıydı. Derken gazetelerimiz, mecmualarımız kapandı. Edebiyatımız Bulgarca olmaya başladı. Tedricen bunlar da gitti elimizden.

Ben AB konusuna gelmezden önce size yine ormanın hikayesini söylemek isteyeceğim. Ormana, “baltadan neden korkarsınız dendiğinde”, “sapı bizden olduğu için!” demiştir. Yani sonradan görmeyle dininden dönmeden Allah korusun! Bizden bu kadar bakanlar oldu, ama kasten bunları meydana çıkarmadılar. Bu günlerde de AB’ne gireceğiz diyerek bazılarını bakan yaptılar ve diğer görevlere getirdiler. Maalesef bunların Türk Azınlığına faydası yoktur. Ben kendim kişisel olarak, 5-6 yıldan bu yana meclisteki arkadaşlara eskiden çıkardığımız Türkçe kitapları hatırlatmaktayım. Çünkü, 1994’ten beri okul kitabı çıkmadı. “Alın bunları, bunlar bizde tertiplendi. Türkiye bunları bağış olarak gene basacak!” dememe rağmen, 1994’ten bu yana hiç bir okul kitabı çıkmadı. Demek ki baltanın sapı bizden başlıyor olmağa. İsterse beş defa AB’ne girelim, bizimkileri, “nerede bunlar” demeyecektir! Girmezden önce pazarlık yapılmalıydı. Azınlık ve özellikle eğitim konusu masaya yatırılmalıydı! Bunlar yapılmamıştır. Çok büyük bir kaybımız olmuştur. Avrupa zaten azınlıkları korumuyor ki! Zaten toplama kampı gibi birşey! Her dil ve azınlık beraber. AB’nin bizler için zararı azınlığımızı yok etmektir!

R.R.: Batı Trakya Türkleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

N.M.: Biz 1944’ten yakına kadar demirperde arkasındaydık. Komşu devletlerle işbirliğine girme hevesinde bulunmamıza rağmen, bu demirperdeyi delemedik, kaldıramadık. Çünkü, gelen emirler büyük devletlerden geliyordu ve halkları birbirlerine düşman yapıyorlar ve fena gösteriyorlardı. Bu bakımdan biz dış devletlerde ne olduğunu bilmiyorduk, kapalıydık yani! Bizde olan bu demokrasinin bütün dünyada aynı olduğunu bilseydik, demokrasiyi getirmek değil, onu sopalarla kovalardık! İşte demokrasiyi halk deyimiyle mukayese ediyorum. Bu bizim gördüğümüz demokrasi değilmiş ki! 1967 yılında Türk Tiyatrosu’yla Üsküp’e vardık. 20 gün orada temsiller verdik. 1967’de ilk defa yurt dışına çıkmıştık. Bambaşka bir dünya! İnsanların kimisi İstanbul’a ev yaparmış, isterlerse gelip burada yaşarlarmış, istediği yerde çalışırmış v.b. Biz hiç bir vakit bunları görmedik.

O zamandan bu zamana kadar gazetelerde okuyoruz. Sizin de bir rahmetli Sadık Ahmet’iniz vardı. O da şehit olarak gitti. Kendisiyle Sofya’da görüşmüştük. Onun çok baskı gördüğünü buralara ulaşan azınlık basınından okuyorduk. Biz de Türkçe’ye karşı olan kısıtlamaların sizlerde de başka çeşidinin var olduğunu işitmekteyiz. Rahmetli İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga’yı da basından tanıyorduk. Sınırlar kalkınca insanların birlik ve beraberliklerinin daha da ilerleyeceğini zannediyorum. Her devletin azınlığı bir yumruk olup ilerleyecektir gibime geliyor.

Kaynak: Rodop Rüzgarı Gazetesi- Gümülcine



« Geri dön
REKLAMLAR

booked.net




All Rights Reserved © 2006-2021      e-mail: kardjalinews.media@gmail.com    Webdesign: SWS