Ziyaretçi defteri Künye E-gazete
DÖVİZ KURLARI
EUR EUR 1.9558 Lv.
USD USD 1.7473 Lv.
GBP GBP 2.1232 Lv.
TRL TRL 0.3187 Lv.
Anasayfa Haberler   Yorumlar   Edebiyat Video Arşiv
20 Ağustos 2019
HABERLER » Kırcaali
AHMET DOĞAN: “EMİNİM Kİ, BİZSİZ BULGARISTAN ZOR YÖNETİLİR”

AHMET DOĞAN: “EMİNİM Kİ, BİZSİZ BULGARISTAN ZOR YÖNETİLİR”

19 Mayıs 2010

1989 yılında haklar, özgürlükler, demokrasi, alınan isimlerimizin ve dini haklarımızın geri verilmesi için başlatılan Mayıs Hareketi, Cebel’de binlere kişinin katıldığı törenle kutlandı. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışına denk gelen bu kurtuluş hareketi çok sayıda yerli ve yabancı milletvekilini, parti temsilcilerini, belediye başkanlarını, siyasi mahpusları ve halkı bir araya getirdi. Bu kişilere çok sayıda yerli ve yabancı basın yayın temsilcileri de katıldı. Hak ve Özgürlükler Hareketi Genel Başkanı Dr. Ahmet Doğan, her gittiği yerde gibi alışıldık o anlatılmaz sevgi seliyle karşılaştı. Gelenek haline gelen son konuşmayı o yaptı ve çok ilginç, anlamlı sözler söyledi ve siyasi meydandaki rakiplerine de hem gözdağı verdi hem de kucak aştı.

Ahmet Doğan, neden başkalarının Hak ve Özgürlükler Hareketi Partisini (HÖH) inkar ve reddettikleri için sevindiğini de söyledi. Doğan bu sorunun hem ahlaki hem de siyasi olduğunu belirtti : “Neden bizi sevmiyorlar? Bu sorunun çok ahlaki ve siyasi derinliği vardır. Kimler en başarılı kişileri sever? Kim ileri görüşlü kişileri sever? Kim alışılmışın dışında devlet ile azınlıklar, insan hakları, Avrupa perspektifi gibi bambaşka modelleri yaratan kişileri sever? Bizleri sevmediklerinden dolayı çok memnunum, çünkü bu yaptıklarımızın en belirgin notudur”. Aynı şekilde “herkese kucak aştıklarını” ve artık insanların hareketin yüklenmiş olduğu görevin adil olduğunu anlamaları gerektiğini söyledi. Her zamanki neşeli halinden ödün vermeyen başkan: “Eminim ki, bizsiz Bulgaristan zor yönetilir. Biz aşının temelindeyiz, ülkedeki milletler arasındaki birliğin temelindeyiz. Bu da, Avrupa Birliğine girerken, başı dik ve eşit bir vatandaş gibi girmemizin bir teminatıdır. Temelinde, seçmen üzerinde kimliğe ve hizmete dönük bir siyaset yapılıyorsa, rakiplerinden bir adım önde ve daha hızlı gelişmeyi gerektiriyor. Buradaki büyük gerçek şu, eğer rakiplerine göre daha hızlı davranıp gelişemiyorsan, bırakın Bulgaristan’ı ve Balkanları, Avrupa kapsamında geri kalmışız demektir. Sonunda ya en önemli bölümle ya da en neşeli kısımla bu tür etkinlikleri tamamlıyoruz. Burada bulunan habercilerin çok önemli bir görevi olduğuna inanıyorum. Kırcaali milletvekili olduğumu bildiklerine rağmen, Doğan’ın bugün burada ne aradığını ve buradan çıkacak mesajın ne olduğunu anlamaları gerekmektedir.” Başkan Doğan, Türkiye Cumhuriyeti’nden gelen değerli misafirlere de burada bulunma inceliğini ve fedakarlığını gösterdikleri için teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Ardından da çok anlamlı bir şekilde Kırcaali’nin genetiği ve dünyadaki genetik kodlarla ilgili esprili ve şaka görünümlü atıflara girişti. ”Cebel bir genetik koddur, Kırcaali’nin kendisi bir genetik koddur. 20 yıldan fazla hayatım Kırcaali’yle bağlıdır. Bu ilişkimin başında Kırcaali’ye soğuk ve kişiliksiz yaklaşıyordum. Ama tanımaya başladıktan sonra, meydana birçok sualtı tabakaları çıktı ve benim gözlerim açıldı. Kırcaali yedi ilçenin bir birleşimidir. Benim için bu ilçede yaşayan insanların karakter yapılarını yakalamak, bu karakterlere aşılanmış değerleri anlamak, farklılıklarını ve birleştirici unsurları tespit etmek çok önemliydi. Buradan elde ettiğim sonuçlar gelecekte yürütmüş olduğum siyasi faaliyetlerde bana çok yardımcı oldular. Sanırım bu haberciler için yeni bir haber olacak. Sen git farklı olan bu yedi karakteri birleştir! Bu Kırcaali için çığır açan bir olaydır. Cebel ve Kırcaali genleri o kadar güçlü ki, Türkiye’nin her yerindeler. Bursa, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya’dalar ve son üç bucuk yıldır da Avrupa’ya öyle bir ilerleyip dağıldılar ki, hiç kimse onları oradan çıkaramaz. Bu gen her yerdedir, Belçika, İspanya, Almanya, Fransa hatta eminim ki, bu genden Kuzey Amerika, Kanada, Rusya ve Çin’de de vardır. İşte buna büyük bir gen, güçlü bir gen denir!” Çıt sesi çıkmayan meydanı dolduranlara da ilk başlarda Hak ve Özgürlükler Hareketini kurarken, kurucuların “hak ve özgürlükler olmazsa demokrasini de olmayacağına” inandıklarını hatırlattı. Ve her kim ki, haklara ve özgürlüklere saldırırsa, o ki demokrasinin temel hakkını çiğnediğine dair hesap vermesi gerektiği söyledi. Ülke yönetiminde de tecrübeli olduklarını şöyle dile getirdi : “8 yılda çok ciddi bir şekilde ülkeyi yönetmeye de öğrendik. Öyle bir durum oluştu ki, bizsiz iyi, ama bizimle olan dönemden daha kötü. Evet, HÖH olmadan kötü, ama herkes bu gerçeğin farkına varıyor ki, HÖH olmadan işler yürümüyor, ülke yönetilemiyor. Belli bir zaman sonra herkes çok açık bir gerçeğin farkına vardı. Eğer, HÖH kötüyse o zaman “Kötülük gel, çünkü sensiz daha da kötü!”diye düşünmeye başladılar.” Başkan Doğan, Hak ve Özgürlükler Hareketinin ülkedeki en tecrübeli parti olduğunu da kıvanç dolu bir biçimde anmadan da geçmedi. İnce bir espriyle de mevcut ülke yöneticilerine de gönderme yapmayı da şu sözlerle yaptı: “Hangi kuvvet gösterisini yaparlarsa yapsınlar, hangi cesareti sergileyeceklerse sergilersinler hiç kimse hak ve özgürlüklere saldırmaya düşünemez. Düşünse dahi, o anda gerekli düzeltmeyi yapmış olması gerekiyor. Eminim ki bu kasırga da geçecek, selden sonra kumlar kalır.” Ahmet Doğan, güçlü olabilmemiz için her zamankinden fazla birliğimizi ve beraberliğimizi muhafıza etmeye çağırdı.








Kaynak: İsmail KÖSEÖMER

Ziyaretci sayısı: 3996


Kategoriden tüm haberleri oku


 YORUMLAR


Sabiri 2010-05-20 00:04:28
Bulgarlar bizi neden sevmiyor diye bir soru sormuş Ahmet Doğan. Bilazerimiz Özgür bu sorunun cevabını biliyordur her halde, tez yardımcı olsun bizlere.
Mehmet Serbest 2010-05-20 07:57:01
19.05.2010 tam 26 yıl geçti bu acı nın yaşanmasından sonra dinimiz dilimiz kültürümüz ve Türklük için canlarını feda etmiş şehitlerimizi rahmetle anıyoruz
ruhları şad olsun.

Artık rodopların ortak bayramına dönüşmüş bu mitingi
çok yoğun programımdan dolayı katılamadım ama çok isterdim, bedenen orada olamadıysam da gönlüm oradaydı Başta değerli başkanımız Ahmet DOAĞAN ve orada bulunan tüm can ve kan kardeşlerimin bu bayramını bende kutlamak istiyorum.
İşte Türk Milleti bir parmağını kesseniz on parmak ''yetişiyor bu brlik ve beraberliğimizi muhafaza ettiğimiz müdetçe Akif ERSOY un dediği gibi ''Kim ki sincir vuracakmış şaşarım....engelleri yırtar dağları aşarım''
Bulgarista nın bir çok yerlerinde havlayan köpek sesleri duyuyoruz seslerinden nerede olduklarını belli ediyor ve içindeki kin ve nefreti kusuyorlar Bizim insanımız ise bir arslan gibi yerine yatmış sessizce olup bitenleri dikkatle seyrediyor ve hiç istifini bozmuyor sadece arada bir kükrüyor.işte o zaman kurdu kuşu köpeği bir anlık susuyor ve bu ormanda sadece kendilerinin olmadıklarının farkına varıyor ve kendine geliyorlar.

''İçi kin ve nefret dolu bir insan zamanla kendi kendini bitirir''
Kin eken nefret biçer gün gelir aklaya garayı seçer.
Vatandas Ahmet Efendi 2010-05-20 22:34:46
Ahmet Agam dogru konusmus...
berk 2010-05-21 09:22:59
Türklerin diğer azınlık gruplarına göre (Pomaklar, Makedonlar, Romanlar) derli toplu olmasında, kitlesel olarak birlik olmasında ve kendilerini ifade etme gücünde DPS'nin katkıları azımsanamaz ama Türklerin Bulgaristan toplumunda ekonomik ve iktisadi bakımdan 20 yıldan beri yerinde saymasında da DPS'nin sorumluluğunun olduğu da aşikardır. Umarım Türklerin yaşadığı bölgelerin Bulgaristan'ın geri kalan bölgelerine ekonomik altyapı anlamında entegre olmasında ciddi adımlar atılabilir.
ramayy 2010-05-22 01:43:07
CEBEL’İN 19 MAYISINA BEYAZ IŞIK

19 Mayıs 2009 CEBEL günü ve bunun 20. yıl dönümü. Yirmi yıl önce 19 Mayıs 1989; 20.yüzyılın son on bir yılı. Yirminci yüzyılın birinci yarısı insan kıyımının en acımasız örnekleriyle doludur. Birinci yarısının sonunda insanoğlu birazda olsa barbarlığını sorguladı. Sorguladı da insanlık adına birçok uluslar arası kuruluşların temelini attı. İnsanlık adına işe soyunanların sicili kötüydü. Kendileri İnsanlık suçu işlemişler di ve yine kendileri İnsanlığa sahip çıkmak için bu kuruluşların temellerini attılar. Acaba, barbarlıklarının bedelini ödemek için mi yaptılar bu hayır işlerini. Keşke öyle olsaydı. Ne yazık ki 20. yüzyılın ikinci döneminde de, sıcak ve soğuk savaşlar farklı yöntemlerle insanlığı kıymaya devam etti. Yani 21. yüzyıl insanlık adına kötü mirasları devraldı.
Cebel bir parça da olsa özgürlüğünün 20. yılında geçmişi sorgulamaktadır. Acı geçmişinin izleri hala silinememişken, geleceğinin güvencesi de teminat altında değildir. Cebel olayları dünyadan soyutlanmış değildir. Bunlar, inanç ve soy bakımından insanlığın sadece bir bölümünün olayı da değildir. Cebel'in geçmişinde uygarlıkların harmanlanması vardır. İnsanı, son altı yüz yılın hâkimiyet kimliğinin genlerinde binlerce yıllık harmanlanmış uygarlık özellikleri taşır. Bir toplumun tarihi, coğrafi, sosyolojik ve psikolojik oluşmuş inanç, dil ve yargı değerlerinin üzerine yabancı bir siyasi hâkimiyet gelirse; bu çok vahimdir. Daha da vahimi kanlı savaşlar sonucu gelmesidir. Bunun adı da ‘’kurtuluş’’ olursa, işte bu; uygarlıklara vurulmuş en büyük darbedir. Ne yazık ki; dünyamızda bu tek örnek değildir. Cebelin bu talihsiz kaderi büyük katil güçlerin Balkanlar paylaşımında oluşmuştur. Cebel, insanlığın yüzkarası insan fırınlarından, insan neslinin geleceğini karartan atom bombasından sonra da bıçak sırtında kalmıştır. Acımasız iki askeri güç; NATO ve Varşova Paktı’nın elektrik alanında bulunmuştur. Ve daha da acısı, Varşova gücünün sınırında yaşayan insanların soy, kültür, tarih ve inanç değerlerinin devamı karşı gücün sınırları içinde de yaşıyordu. Yedi yüz yıllık coğrafya parçalanmıştı. Her iki tarafta da benim milletimin tutsaklığa boyun eğmeyen, binlerce yıl harmanlanmış değerlerden oluşan kişiliğinin özgürlük inancı ve akıl mantık üstünlüğünün her ifade edilişi acımasızca bastırıldı. Karşı taraftakiler komünist damgası yerken bizim taraftakilerde faşist gerici İslamcı damgası yedi. Benim milletimin uygarlık ve özgürlük ifadeleri sürekli acımasızca yargılanarak bastırıldı. Her iki tarafta da potansiyel düşman ve karşı tarafın casusu olarak algılandı. Komünist rejimin gözünde Cebel ve Rodoplarda her bir Türk, potansiyel düşman ve casustu. Son komünist rejimde de 1945 ten 1990 a kadar önceki dönemlerdeki gibi hep sömürüldü. Komünizmin kurbanı olan ve suçsuz yargılanan binlerce insanın suç dosyalarında bu ön yargı belgelidir. Düzenin adı halk cumhuriyetiydi ama halkın yönetimi olamadı. Proletarya diktatörlüğü adı altında kızıl faşizm ve vahşi devlet kapitalizmi uygulandı. Halkın sosyal ve ekonomik özgürlüğü yoktu ve sermaye birikimi oluşturmasına izin verilmedi. Sermaye devlet adına yönetenlerin elindeydi. Cebel halkı, boğaz tokluğuna çalıştırıldı. Cebel ve bölgesine devlet yatırımları yapılmadı. Erkek iş gücünün %65 i bölge dışında inşaatta, fabrikalarda, tarımda ve maden ocaklarında gurbetçi olarak çalıştı. Her öğrenci çocuk hayvan güder, annesiyle birlikte tarlada çalışır, ailesine ekonomik katkıda bulunurdu. Cebel ve bölgesinde yaşayan insan topluluğunun varlık değerleri hâkim sınıfın kimliği ve istekleriyle örtüşmüyordu. Hâkim sınıf Moskova nın emrindeydi. Moskova sıcak denizlere inebilmek için Balkan coğrafyasında yaklaşık 300 yıl bölücü mücadele vermişti. Rusya, Bulgaristan’ın birnevi Bulgar kimliğiyle de savaşıyordu. Tüm üniversitelerde Moskova bilim hâkimiyeti vardı. Ders kitapların çok daha ucuzu Rusçaları vardı. Üniversite öğrencileri bunları tercih ediyordu. Rus dili anasınıfına kadar zorunlu olarak inmişti. Hâkim sınıfın kimliği sosyalizm adına Bulgar idi. Bulgar Jivkov yönetimi demokrasiyle halkının iradesiyle gelmemişti. Sadece halkının adını kullanıyordu. Her karşı fikri ve hatta varsayıma dayanarak acımasızca bastırıyordu. Potansiyel düşman görünen Türklerle açık ve kapalı alanda savaş yürüttüler. Türklerin folklor, sanat, giyim, kuşam, edebiyat ve hatta beslenme kültürü yok edilmeye çalışıldı. Cebel ve bölge halkı bu insanlık dışı baskılara karşı her çeşit mücadele verdi. Onlarca Türk faili meçhul cinayetlerin kurbanı oldu. Yüzlerce Türk siyasi hapislere sokuldu. Yine yüzlerce aile veya bireyleri sürgün sürüldü. Korkutulmuş ve susturulmuş sanılan Türk halkı kendi içine kapandı ve pasif mücadelesini sürdürdü. Rejim, halk bütünlüğünden korktuğu için halkın üzerine Bulgar etnik kimliğini göndermeye sakındı. Türk’ü Türk’e karşı, Türk’ü Türk’le ezmeyi denedi. Başarılı olduğunu sandılar. İnsanlarımı dini inançları bilgilerinden mahrum bıraktılar. Dini inançlara her çeşit iftiralar attılar. Hümanist ve sosyalist bir kültür değerleri ortaya sunuldu. Aslında bu değerler eski uygarlıkların ve dinlerin ortak değerleriydi. Birçok insanımızı bunlara inandırdı. Bu değerlerin toplum hayatına geçirilmesi, aslında Türk değerlerinin başka bir isim altında gelişmesi ve güçlenmesi olacaktı. Hâkim sınıf bunlara da uymadı. Bir zaman geldi, Türklüğün her şeyi yasaklandı.



-2-

Kültür ve yaşam değerlerimiz tarihten geliyor, sanatımız ve edebiyatımız Türkiye den besleniyordu. Komünistlik ve Nazım Hikmet komünistliği Bulgaristan tarafından aşılanmıştı. Bir zaman geldi Nazım Hikmet ve komünistliği de yasaklandı. İşte o zaman kazandıklarını sandıkları insanları da kaybettiler. Onlar bizim Troya atı askerlerimiz oldu. Rejimin yaptığı insanlık dışı manevi bir soykırımdı. Onun için Türklerin yanı sıra Bulgar halkının da nefretini kazandı.
Cebel in 19 Mayısı tesadüf değildir. Türkiye’nin 19 Mayıs’ıyla ne ilişkisi mi var? Evet, kültürel sosyolojik ilişkisi var. Komünist rejim Bulgaristan halkının kültür yaşamını özgür bırakmadı. Türklerin tüm değerleri yasaklandı. Türk toplumu Anadolu’nun devamıydı ve orada uzak-yakın akrabaları vardı. Bu akrabalık bağları her on-on beş yılda olan göçlerle tazeleniyordu. Bulgaristan Türküne iktidarda yer verilmedi. Bu sebeple Bulgaristan Türkü kendi kültür değerlerinin devamını Türkiye’de aradı. Evde ve kırda her Türk’ün radyosu Türkiye yayınları için açıktı. Görsel iletişim araçlarının gelmesiyle de Türk televizyonları izlenmeye başlandı. Komünist rejim bunları da yasakladı. Devlet binlerce megavatlık enerjiyi Türk radyo ve televizyonlarına engelleme(parazit) yapmak için harcadı. Bizler Türk Bayramlarında Türkiye’yi izlemek için can atıyorduk. Parazitleri aşmak için seyyar televizyonları ve ona enerji sağlayacak aküleri yüksek tepelere çıkararak yayınları izliyorduk. Bayram törenlerini, Salı günleri yerli filmleri ve büyük futbol maçlarını izliyorduk. Devletin emniyet güçleri bizleri havadan ve karadan engellemeye çalışıyordu. Tek sözle Türk bayramlarında güvenlik tedbirleri arttırılıyordu. 19 Mayısta da böyle oldu.
Türk halkı asimilasyonun zirvesi olan Aralık 1984 de ayaklandı. Bu ayaklanma kanlı bastırıldı. Ve onlarca can mezara, yüzlercesi zindana ve sürgüne ve yüz binler susturuldu. Yüz binler susturuldu ama kazanılamadı. Suskunların sessiz ve gizli mücadelesi başladı. Cebel’ in nüfusunun yarısı 1950 den 1978 e kadar Türkiye ye göç etmişti. Cebel demir perdenin zindanındaydı ama gizli mücadele devam ediyordu. Cebel halkının geleneklerinde dünyayı tanıma, her kaynaktan haber alma ve bunları toplu ortamda tartışma alışkanlığı vardı. Cebelli çocukların bile hayvan güderken, evde eğlenirken, atlas oyunları vardı. Dünyayı, ülkeleri, nüfuslarını, bayraklarını öğreten oyunlardı bunlar. Cebel küçücük bir taşra kasabasıydı, fakat bütün dünyayı izliyordu. Türkiye’de ve dünyada ünlüler hep biliniyor ve bazı kişilere aralarında bu ünlülerin isimleri takma ad olarak veriliyordu. Örneğin; Menderes, İnönü, Kenedi, Gagarin, Edison, Ayınştayın, Cansın ve benzerleri. Kahvelerde zekâ oyunu satranç çok meşhurdu.
Cebelliler 1956 Macar-Hun halkının özgürlük başkaldırısının kızıl Moskof tarafından bastırılışının acısını taşımıştır yüreğinde. 1968 de Çek ve Slovak halklarının özgürlük isteyişinin, kanla bastırılmasının acısını da paylaşmıştır. Cebelliler Vietnamlıların, kardeş Filistinlilerin dertlerini dert etmiş yüreğinde ve Berlin duvarından insanlık namına utanmıştır. Cebelliler tütün tarlasına çapayla ve fidelerle işlemiştir özgür Kuzey Kıbrıs Türk haritasını. Türk devleti nin bilgisinden ilgisinden uzak 1974 de her Cebelli bir gönüllüydü.
Kızıl faşistler 1984–1985 de halkın kahramanlarını(isyancıları) hapis edip sürgünlere sürerek Cebelden uzaklaştırdı. Susturulan Türklerin 19 Mayıs 1989’da yüreğinde şehitlerin matemi büyüdü hapis ve sürgün komşularının acıları yoğunlaştı ve bir volkan gibi patladı. Devletin politikası Türk'ü Türk'e kırdırmaktı. İstisnalar kaideyi bozmaz demişler. Cebelliler birbirini kırmadı. Bir yumruk olarak tek vücut dünyaya örnek oldular.
On dokuz Mayıs 1989’da halkın pasif mücadelesi, Türkiye’deki Balkan Türklerinin hareketi ve uluslar arası baskılar kızıl faşist Jivkov yönetiminin ekonomik, sosyal, hukuki ve siyasi krizine sebep oldu. Sovyetler Birliği kendi uydusu olan Bulgaristan’ı destekleyemez duruma düştü. Çünkü deney çok başarısızdı ve tehlikeli sonuçlara doğru kayıyordu. Kızıl faşizmin Bulgaristan deneyi; 15 cumhuriyetten ve 115 muhtariyet bölgeden oluşan Sovyetler Birliğini uyandırdı ve çatırdatmaya yol açtı. Sovyet Rusya 72 yıldır kuruluşunun temel ilkelerini çiğneyerek, her cumhuriyete ve tüm muhtarlıklara Rus mayası aşılamaya koyuldu. Kazakistan’ın nüfus yapısında Rus sayısı %35’şi aşmıştı. Bu yüzlerce örnekten sadece bir tanesidir. Rusya’nın uydusu olan doğu bloğu ülkelerinde de Rusluk rahatsız edici boyutlarındaydı. Kızıl faşist Jivkov’u şeytan yanılttı. Bulgaristan Türk’ü modern bir soykırım deneyine maruz kaldı ama yüksek medeni iradesiyle, iç ve dış(uluslar arası) hukukla ve ayrıca teröre bulaşmadan, masum insanları, suçsuz görevlileri ve sivil halkı hedef almadan, kendi mücadele hukukunu yaratarak, mücadelesini verdi.






-3-

1989’a kadar dünyadaki gelişmeleri takip eden, onlardan metanet ve olgunluk kazanan Cebelliler yeri ve zamanı gelince iradelerini ortaya koydu. Merkezi yönetimi putlaştıran ve ek kolluk kuvvetle donatılan yerel yönetimler kendilerini kuş uçurtmaz görüyorlardı. Yine Türkiye’nin milli bayramlarından biri olan 19 Mayıstı ve güvenlik güçleri tetikteydi. Cebelin Şeyhköy mahallesinin yeni yerleşim sokağında oturak Kasım adında bir vatandaşı rahmetli olmuştu. Yıllardır bütün İslam törenleri yasaktı. Cebelliler Şeyhköy mahallesindeki bu cenazeyi Türk-İslam geleneklerine uyarak kaldırmaya kararlıydı. Öylede yaptılar. Kolluk kuverler siyasi yönetimin emriyle müdahale etti. Halk ayaklanması başladı. Bu ayaklanmaya; rejim aleyhindeki diğer teşkilatlar da Türkleri öne sürerek, açık ve kapalı destek verince, olaylar büyüdü de büyüdü. Cebelin, ruhuna zincir vurulmaz insanının kişiliği, dünyadaki özgürlük mücadelelerinin özel bir parçası oldu.
On dokuz Mayıs 2009’da Avrupa vatandaşı olarak Cebel, yirmi yıl önceki nüfusunun geride kalan, sadece bir çeyreğiyle mücadelesine devam etmektedir. Dünyadan gelen ziyaretçiler ve ülke yönetiminin şahsında bakanlar ve milletvekilleriyle bu önemli günü anmıştır. Bu anma, okunan mevlit, düzenlenen spor yarışmaları, sanat gösterileriyle ve tüm halkın parkları, sokakları zoraki değil, gönüllü doldurarak candan yürekten kutlaması elbette ki gurur vericiydi. Yirmi yıl öncesine kadar siyasi yargılardan yargılanmış ve yirmi yıl önce sınır dışı edilmiş bir Cebelli olarak bu bayrama davet edildim ve protokolde tek siyasi mahkum olarak yer aldım. Sanatçı kişilik yapım ve heyecanımdan mı bilmem? ara sıra nabzım yükseliyor ve içime kurt düşüyordu. Kendimi sorguluyor, acaba bende eski acıların karamsarlık izleri mi kalmış diyordum? Heyecanıma elbette ki şehitleri hatırlamam da sebep oluyordu. İçime kurtta nerden mi düştü? Eski Zara cezaevinde eşimle rahmetli annem ziyaretime gelmişlerdi. Onlar cam duvarın arkasında bulunuyorlardı ve anamla anadilimi konuşmam yasaktı. Rahmetli anneciğim eşimin kulağına sessizce fısıldıyor, eşim de bana tercüme ediyordu. Demokrasi bayramında bu acı tabloyu hatırladım.
Bir dönem fikir üreten ve çalışkan milletvekilliği yapmış ve galiba üçüncü dönem demokrasiyle seçilen ve son seçimde de rakipsiz seçilen Cebelin belediye başkanı Bahri Ömer’in halkına kürsüden halkının ana diliyle hitap edememesini demokrasiye hiç yakıştıramadım. Yasakların art niyet taşıdığının kanısındayım.
Bir ilçenin bayramı bir kere tüm ülkenin milli günü değildir. Devlet dairelerinde resmi dile ve ülkenin tümünde kutlanan resmi bayramlar törenlerinde resmi dil tartışılır ama karşıtlığımız yok. Ancak ülke bütünlüğündeki mozaik parçaları bütünlükten çıkmadan kendi öz değerlerini kendince ifade edebilmeliler. Eğer ifadeler suç unsuru taşıyorsa, akabinde savcılar görevlerini yapar. Halkının dilini bileceksin, halkın arasında hitap ettiğin dili bilmeyen vatandaşların olacak ve sen; resmi dili öğrenseydin diyeceksin. Öğrettin de öğrenmediler mi? Farz edelim ki; hepsi biliyor. O zaman yerel yönetimin yerelliği, özgürlüğü ve etnik farklılıkların ifade özgürlüğü nerede kalıyor? Bu gidişle gelecekte camilerde de ibadet resmi dille yapılacak demezler mi? Hükümet ortağı olan bir partinin kültür ve eğitimden sorumlu sayın genel başkan yardımcısı milletvekili kürsüde; ‘’Kazanılan haklarımızı korumak için her gün mücadele vermek zorunda kalıyoruz’’demesi çok acıdır. Galiba kazanılan hakları geri almak isteyenler var. Demokrasilerde, ülke bütünlüğünü güçlendirecek, vatandaşlarının yeni hakları ve yeni kazanımları olur. Bir de vatandaşlarının anadilini okuma hakkını şartlandıracaksın. Resmi dilin dışında; anadili yabancı diller sırasına koyacaksın ve bir yanda Avrupa dilleri ve öbür yanda anadilin.’’ Seç istediğini’’ diyeceksin. Bu şart insan katliamıdır. Neye benzer biliyor musunuz? Ya ekmek ye, ya su iç, ikisi de olmaz. Ana dilini tercih edenler, Türk ama kör cahil kalacak ve Avrupa üyesi olarak akademik ve hatta mesleki yükselemeyecek. Yabancı dilini tercih edenler de kimliğini kaybedecek.’’ Hakların vardı, ama senin dedelerin zaten Bulgar’dı ve sen Türkçeyi tercih etmedin denecek’’. Bu Bizans oyunları ülkenin geleceğinin temellerine dinamittir. Balkanlardan çokları gelip geçti. Bunlar da geçer. O coğrafya çok birlikler gördü ve çok birlikler tarihin çöplüğüne gitti. Değişmeyen ve kıyamete kadar değişmeyecek olan; Balkan halkları bir arada yaşamaya devam edecektir.
Balkan halkları Afrika’nın yamyamları değildir. Tarihleri uygarlık değerleriyle yüklüdür. Birbirlerinin değerlerine saygılı olmalılar. Bu saygı zorunluluk da gerektirmez. Çünkü birbirlerinin birçok değeri ortak değerleri olmuştur. Mutlaka bunun bilincine varmalılar. Cebelliler bu yüksek bilinçle varlıklarını ve hak ve özgürlüklerini korumaya devam edeceklerdir.

Ramazan AYYILDIZ ray1953–06@hotmail.com 12.06.2009
sevdiye razgrad 2010-05-28 10:52:58
bulgarları kızdırı sozler soylemıs gaflarına gaf eklıyo ahmet doğan tek basına yapmıyo arkasındakı guçler olmadan hıcbısey olmaz
turk bulgar ayrımcılığına sebep oluyo bırlık beraberlık mesajları versın evet turkler bulgarıstan nın kalkınmasında buyuk rolu var ama bizsiz demesı doğru değil cok komık artık baska bır ısım gelsın bu partı hep kj lılerın elınde delıormandan bırı cıksa emınım kı daha ıyı olcak
şevked 2010-06-17 10:21:19
Ahmet aga 8senede tek bir çivi çaklmadı türklerin hayırına, tam tersine türk gençlerinin bulgarlaşması hızlandı.
malesef bizden hiç bir zaman bir Sadık AHMED çıkmayacak.

 
   YORUM YAZ
Ad/Soyad*
Yorum Metni*:  
* Maksimum karakter sayısı: 1200
Security Code*
 
  * Yazılan yorumlardan site sahibi sorumluluk taşımaz !
  UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.


« Geri dön

ANKET



Anket Başlangıç Tarihi:

[ Anket sonucu ]
REKLAMLAR



All Rights Reserved © 2006-2019    "SENİ MEDİA" LTD; KARDZHALI   e-mail: kardjalinews.media@gmail.com   Webdesign: SWS