Ziyaretçi defteri Künye E-gazete
 
DÖVİZ KURLARI
EUR EUR 1.9558 Lv.
USD USD 1.643 Lv.
GBP GBP 2.2606 Lv.
TRL TRL 0.2015 Lv.
Anasayfa Haberler   Yorumlar   Edebiyat Video Arşiv
23 Nisan 2021
YORUM

UMUTLU ARAYIŞIMIZIN ÖTEKİ ADI: GÖÇMENLİK

06 Aralık 2020

Cemil KİRAZ
“...geçerken susuzluktan çok çektik. Su yerine, insanların idrarını ve hayvanların kanlarını içmeye mecbur kaldık. Susuzluktan hayvanlarımızın çoğunu kaybettik...”
G. Lias

Göç (İng: immigration), sözlük anlamı olarak, toplumsal, ekonomik, politik neden ve/veya nedenlerle insanların ve/veya küçük, büyük toplulukların bir yerden bir başka bir yere, bir ülkeden başka bir ülkeye, bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine gitmesi-taşınması ‘göç etmesi’dir. Bir başka anlatımla, taşınma; hicret [etme], muhaceret (muhacir) anlamlarına gelir. Bahçıvan (2001)’a göre göç sözcüğü eski Türkçede köç sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcük, zamanla, yumuşak bir ifade ediş tarzı kazanır ve günümüz Türkiye Türkçesinde ‘göç’ olarak yerini alır. Bazı araştırmacılar ise göçü, ‘belirli bir zaman için idari ve siyasi sınırların geçilmesi’, ‘insanların / toplulukların, kalıcı veya yarı kalıcı (geçici) bir şekilde yer değiştirmesi’, ‘göç edilen ülkeden ayrılışla başlayan ve daha sonra yerleşmeye gidebilecek sonuçlarının yanında geri dönüşün de gerçekleşebileceği bir akıştır’ şeklinde tanımlamaktadır. Balcıoğlu (2007)’na göre ise göç, ekonomik, sosyal ve siyasal sebepler sonucu fertlerin yer değiştirmesidir. En geniş tanımlanmasıyla göç, coğrafi mekân değiştirme sürecinin toplumsal, ekonomik, kültürel ve politik boyutlarıyla toplum yapısını büyük ölçüde değiştiren geniş çaplı nüfus hareketidir.

Bu konuda ilk çalışmalar, Özgen (2010)’e göre 1885 yılında Ravenstein (İngiltere’de) tarafından yapılmıştır. Ancak Ravenstein, çalışmasını 1871 ve 1881 yıllarında İngiliz nüfus sayımı istatistiklerinin verilerinden faydalanarak ortaya koymuştur. Bu çalışma, göç olgusu üzerine yapılmış ilk modern çalışmadır. Bu konudaki çalışmalara öncü olma niteliğinden öte, bugün sosyolojik anlamda çok fazla bir önemi yoktur. Tanımları, açıklamaları farklı farklı olsa da göç, milyonlarca kişiyi doğrudan etkileyen, çoğu zaman da insanları yersiz, yurtsuz bırakan ve pek çok disiplinin ilgi-araştırma alanı-konusu olmuş, önemli bir toplumsal olgudur hatta insani bir ‘sorun’dur.

Nağış (2016)’a göre her çağ, kendi göçmenini yaratır. Bugün, etrafımızda gördüğümüz, günlük iletişim içinde olduğumuz insanlar da 20. ve 21. yüzyılın göçmenleridir aslında. Bu durumu Göncü (2015), şöyle açıklar: Bugün, ülkemizdeki her iki aileden birinin ataları, 80-100 yıl önce Balkanlar’dan veya Kafkasya’dan mecburi göçle gelmişlerdir.

İlk göçmenler

Arkeolojik bulgulara göre göçmenlik, insanlık tarihinden bile eskidir. Modern insanın ilk atası olarak kabul edilen ‘homo’ türleri de göçmendi. Göçmenliğin ve göç olgusunun böylesine arkaik bir geçmişi olmasına rağmen, dilsel olarak göçmenlik özelliğimizi günlük yaşantımızda-ilişkilerimizde bugün, (ne yazık ki) reddediyoruz (göçmen olduğumuzu en azından açık bir dille ifade etmiyoruz, edemiyoruz). Çünkü kendimizi bir yere kalıcı ve ‘çok uzun zamandır’ ait olarak görmek istiyoruz. Bu durum, sadece bireysel düzeyde değil, hükümetler düzeyinde de ne yazık ki böyle. Ancak unutmayalım ki, kimin yer - yurt edindiği yerde kaç yıl, kaç nesil-kuşak kalacağı, kimin lastik botlarla, derme çatma teknelerle, havasız araç diplerinde veya tepelerinde bir umut-daha iyi bir yaşam için yolcuklarda; denizlerin soğuk ve derin sularında kaybolacağı (hatta yok olacağı) hiç belli olmaz.

İnsanın doğduğu yer, onun için dünyanın merkezidir
Gökelma (2017)’ya göre, kişi için dünyanın merkezi, yaşama bakarken doğduğu yerdir ve aynı zamanda başka bir yere giderken de temel mihenk (İng: touchstone) noktasıdır.

Bireyin psikolojisi açısından bakıldığında her birey, kendi yaşamının varoluşsal bağlamda (İng: existentially) ilk hareket noktasını iyi tanır – iyi teşhis eder. Onun için orası, felsefi bir söylemle; varoluşunun arkaik noktasıdır. Kişi o çevreyi iyi bilir, geçmişi orada saklıdır, gömülüdür. İlk temel inancını (İng: gospel) orada kazanmıştır. Yarınlara ilişkin ilk umutları orada başlamıştır. Bu bağlamda, göç etmek, saf bir anlatımla; ‘yaşanılan yerin değiştirilmesi’ değildir sadece. Bir kültürden – yaşam tarzından, bambaşka bir kültüre-yaşam tarzına - kültüre geçiştir. Bu geçiş, bireyde oldukça ciddi travmatik sonuçlar da doğurabilir. En yalın anlatımla; göç, kökleri koparır, pek çok geleneksel sınırları zayıflatır, hatta bazılarını işlevsiz kılar. Bireyin eski ilişki yöntemini ve iletişim tarzlarını da büyük ölçüde değişime uğratır. Bu noktadan bakıldığında, göçün ne kadar ciddi psikososyal sorunlara yol açabileceği öngörülebilir. Bütün bu anlatılanları, Chambers (2014), şöyle özetler; ‘kendi hayatlarımız, kültürlerimiz, dillerimiz ve geleceklerimizi, alışılageldik biçimde algılama tarzımızda önemli bir kopuştan söz etmeye acaba ne zaman başlayabileceği?’

Hepimiz göçmeniz!

İnsanlık tarihi, asırlardır göçlere sahne olmuş ve buna tanıklık etmiştir. Çesteneci (2012)’ye göre göç, insanlık tarihinin her döneminde karşılaştığı ve insanlığın kaderini etkileyen en önemli sosyolojik olgulardan biridir.

Bilimsel araştırmalara göre insanlığın ilk ve en uzun büyük göçü Afrika’dan yapılmıştır. Nitekim Güleç (2016)’e göre, fosil kayıtlar (İng: fossil records), en eski aletleri yapan ilk insanların tümünün Afrika kıtasında yaşamış olduğunu göstermektedir. Bir başka anlatımla, hepimiz Afrika’dan yaşam yolculuğuna çıkmış durumdayız. İnsanlığın ilk göç deneyimini gerçekleştiren ‘homo erectus’, son derece zorlu iklim ve doğa koşullarından geçerek ve o doğa koşullarına uyum sağlayarak hayatta kalmayı başarmıştır. İnsanlık tarihinin yine en büyük ikinci göçü ise bugünden yaklaşık on iki bin (12.000) yıl önce, Mezopotamya ve bugünkü Anadolu topraklarından doğuya doğru yapıldığını biliyoruz.

Göçün, ekonomik, sosyolojik ve politik olarak bir toplumun yapısını doğrudan ve hatta kalıcı olarak değiştirebilecek kadar önemli kapsamlı bir eylem olduğunu, sosyolojik-politik-antropolojik-ekonomik araştırmalar açıkça ortaya koymaktadır. Hatta bu değişim, kavimler göçünde (M.S. yaklaşık 350-800 yılları arasında) olduğu gibi- bir çağ açıp bir çağ kapatacak kadar önemli bir noktaya varabilmiştir. Bilindiği üzere, insanların doğdukları yeri-toprakları ve milliyetlerini (etnik kökenini) seçme gibi bir özgürlüğü bulunmamaktadır. Bu nedenle, insanların doğdukları yer ve içinde doğdukları toplumsal koşullar, bireyin tercihlerinden bağımsızdır. Bununla birlikte birey, doğduktan sonra da yaşadığı yeri, kendi özgür iradesi ile seçememektedir (ancak burada açıklığa kavuşturulması gereken bir nokta da şudur ki; göçün bazı çeşitleri isteğe bağlı bir durumu da içerir). Bu noktada sorulması gereken temel soru; ‘insanların yaşamak istedikleri yerde yaşamalarına neden izin verilmemektedir?’ sorusudur.

Bugünkü dünya toplumlarında meydana gelen her bir toplumsal olay ve olgu, içinde çok yönlü ve görece farklı yapılar barındırmaktadır. Bir yandan kendince ‘büyük kitlesel nitelikli’ olgu ve olaylarla karşılaşırken öte yandan bu olay ve olguların kendi içinde çok parçalı bir görüntü ortaya koyduğuna şahit olmaktayız. Bugün, ortaya çıkan göçler ve genel olarak göç olgusu da bu sosyolojik tespitten muaf değildir. Bugün, tüm dünya yurttaşlarını yakından ve doğrudan etkilemekte olan kitlesel ve sürekli göçlerin de her biri biriciktir ve kendine özgüdür. Buna bağlı olarak da bu göç ve göç hareketlerinden doğan toplumsal, ekonomik, kültürel, siyasal vs. sorunların da çözümü ve çözüm yolları yine kendine özgü ve biricik olacaktır.

Yapılan araştırmalara göre göçün sosyolojik olarak tanımlanmış dört ayrı türü bulunmaktadır. Bunlar;
• İlkel göç: Bu göç, aslında insanlığın en eski ve ilk göçüdür. Daha çok insanların doğal afetler karşısında çaresizliğinden kaynaklanır.
• Zorlama (zorunluluk) ile yapılan göçler: Daha çok toplumsal-siyasal, savaş gibi nedenlerden kaynaklı göçlerdir. Bu tür göçün trajedisini, R. Furneaux (1971), şöyle anlatır: ‘...Orhaniye’den geçerken, kuzeyden gelen yolların kaçmakta olan Türk köylüleriyle dolu olduğunu gördük. İlerlemeye çalışan aç, ümitsiz ve perişan göçmenlerin meydana getirdiği kuyruklar, göz alabildiğine kilometrelerce uzanıyordu. Nineler, dedeler, bebeler; tencereler, tavalar, çuvallar ve denklerle yüklü binlerce öküz arabasını erkekler ya da yaşamaya kesin kararlı kadınlar sürüyordu. Arabaların etrafı yaya giden binlerce kadın, erkek ve çocukla doluydu...’
• Serbest göç: Bu tür göç, daha çok bireysel tercihlerden kaynaklı göçtür. Bu göç, bireyin (bazen de ailenin tümü), daha farklı bir yaşam tarzı arayışının sonucu olarak ortaya çıkar. Bu tip göçe çoğu zaman, göç için tercih edilen ülkenin izlediği göçmen politikası da neden olmaktadır.
• Kitlesel göç: Bu tür göçlere daha çok serbest göçler sebep olmaktadır. Başka bir ifade ile serbest göçlerin çoğul halidir kitlesel göçler. Ancak, bazı durumlarda zorunlu-zorlamalı nedenlerden kaynaklı göçler de kitlesel göç kategorisinde değerlendirilmektedir.

Göç, toplumsal değişim ve direnç

Yeryüzünde bugün yaşanan politik, dini (zaman zaman da açık mezhepsel), etnik çatışmalar, çevre felaketleri ve kapitalist küreselleşmenin etkilerinden (fakirlik, yoksulluk hatta açlık) biri olarak göç olgusu her zamankinden çok daha ciddi bir soruna işaret etmektedir. Unutmayalım ki, göç dünyayı değiştirir. Bu durum, Toplu (2014)’ya göre tarihsel olarak da sosyal ve sınıfsal ayrışmaların yapısal bir hal almasından başlayarak günümüze gelene kadar daha da vahim bir noktaya ulaşmıştır. Bu tarihsel vahamet durumu, kimi zaman farklı etnik kimlik, kimi zaman farklı dini inanç ve kültür, kimi zaman da farklı coğrafik etmenler (bölgesel etnik) biçiminde kendini göstermektedir. Bugün, dünyadaki hiçbir ülkenin tek bir milliyetten-etnik kökenden oluşmadığı açıkça görülmektedir. Bu heterojen sosyolojik yapı, devletlerin, ekonomik, sosyal ve politik-siyasi süreçte hızlı ve etkili karar alma mekanizmalarını ve bu süreçlere yaklaşımlarını yakından ve doğrudan değiştirmekte ve etkilemektedir. Bununla birlikte her ülkenin karşılaştığı göç akınları (uzak, yakın) ve bu akınlara karşı yaklaşım tarzı da birbirinin aynı değildir. Hatta aynı ülkenin siyasal kadrolarına (hükümetlerine göre) göre bile bu yaklaşımlar, izlenen politikalar değişebilmektedir. Unutulmaması gerekir ki, her bir göçmen akımı, kendisini dengeleyici, karşı bir akımı gündeme getirmektedir (dünyada bunun çok sayıda örneği vardır). Bir başka anlatımla, her ülke kendi iç toplumsal dinamiklere bağlı olarak “göçmen[ler]e” yaklaşımı farklılık gösterebilmektedir. Bu durum da göç ve göçmenlikle ilgili çalışmaları, pek çok yönden (politik, ekonomik, sosyal, eğitim, kültürel vs.) zorlaştırmaktadır.

Göç alan toplumlarda, gelen göçmenlerle birlikte (özellikle de kültürel yönden derin farklılıkları olan ülkelerden) o toplumun hayat görüşünde, yaşam tarzında değişme meydana gelmektedir. Sosyal değişimler, hele hele kalıcı sosyal değişimler, kolay gerçekleşmez, gerçekleşse de oldukça sancılı ve etkilerinin de çok şiddetli olduğunu araştırmalar açıkça göstermektedir. Köklü ve kalıcı bir değişim gündeme geldiğinde, insanlar derin ve uzun süreli rahatsızlık duyarlar. Daha açık bir söylemle, göç edenlerin ruhunda köklü değişim için denge, değerlilik ve kendine güvene duyulan açlık vardır.

Göç etme eğilimi, toplumsal güvence arayışı, daha müreffeh bir yaşama kavuşma düşüncesi-hayali, doğal olarak toplumsal hareketliliği arttırmaktadır. Ancak yapılan çalışmalar göstermektedir ki göçle birlikte, gerek toplumsal gerekse bireysel olarak bazı hayal kırıklıkları da beraberinde gelmekte ve bu durum da yeni sorunlara yol açmakta ve hatta kültürel çıkmazlara (bazen de çatışmalara) neden olmaktadır. Bu durumu Aksoy (2012), şöyle açıklamaktadır: ‘Nedenleri ne olursa olsun, göç olayları, farklı kültürlerin karşılaşmasına neden olmakta ve farklı kültürlerden gelen insanların bir arada yaşamlarını sürdürme zorunluluğu uyum ve çatışmaya dair önemli sorunlar gündeme getirmektedir’. Böyle bir ortamda yetişen nesil, ailesinin getirdiği eski alışkanlıkların içinde yetiştirilmeye çalışılmakta, öte yandan da bu nesilden toplumsal olarak kabul görmesi, günlük yaşama entegre olabilmesi için de o toplumun yaşam biçimine (son zamanlarda kullanılan yaygın bir söylemle, ‘yaşam tarzı’na) uyum sağlaması beklenmektedir.

Sonuç olarak, yüzyılımızın küreselleşme süreci, göç, göçün temel yapısı ve biçimi üzerinde doğrudan etkili olmuş ve yeni göç biçimlerini meydana getirmiştir. Sözgelimi, göçün siyasal ve çoğu zaman dini yapısı, yaşam standartları yüksek ülkelere doğru olan ekonomik temelli göçler, küresel ekonomi içerisindeki göçmen işgücünün yapısı, uluslararası göçün yeni biçimleri, göçmenlerin göç ettikleri ülkelerdeki uyum sorunları, küreselleşme süreciyle birlikte yeni bir biçim-görünüm kazanmaktadır. Tüm bu etmenler, geniş kapsamlı ve çok yönlü göç çalışmalarının parçalanmasına neden olmakta, kapsayıcı bir göç ve göçmen kuramının ve çözüm yollarının oluşturulmasının önünde bir engel teşkil etmektedir.


‘...inin ey kişiler, inin atlardan, bu dünyanın üzerinde biz de bağdaş kurup oturalım. Bakalım ayın, yılın hangi vaktidir, bilelim yaşımız kaçtır. Bu kadar yol gidilmez, yürünecek yol kalmadı...’

M. Süleymanlı


Kaynakça:
1. AKSOY, Z. (2012), Uluslararası göç ve kültürlerarası iletişim, Uluslararası sosyal araştırmalar dergisi, cilt:5, sayı:20
2. BAHÇIVAN, O. (2001), Göç ve göçmenlik, (http://www.gaziantephaberler.com, erişim: 29.12.2016)
3. BALCIOĞLU, İ. (2007), Sosyal ve psikolojik açıdan göç, Elit kültür yay, İst.
4. CHAMBERS, I. (2014), Göç, kültür, kimlik, (Çev: İ. Türkmen, M. Beşikçi), 2. Basım, Ayrıntı yay. İst.
5. ÇESTENECİ, Y. (2012), Göçmenlik olgusunun girişimcilik eğilimi üzerindeki etkileri, Yüksek lisans tezi, Sakarya Ünv. Sos. Bil. Ens.
6. FURNEAUX, R. (1971), Tuna nehri akmam diyor, (Çev: Ş. D. Türkömer), 1. Basım, Milliyet yay. İst.
7. GÖKELMA, Y. (2017), Göç olgusu ve hasretlik, (http://www.goelma.com/images/gazete-1t.jpg, erişim tarihi: 06.01.2017)
8. GÖNCÜ, G. (2015), ‘Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın…’, Bugünü anlamak için tarih dergi, Eylül 2015, sayı:16
9. GÜLEÇ, E. S. (2016), İnsanlığın en uzun göçü, Aktüel arkeoloji der. Kasım-Aralık 2016, sayı:54
10. LİAS, G. (1992), Göç, (Çev: M. Çağrı), 4. Baskı, Boğaziçi yay. İst.
11. NAĞIŞ, M. (2016), Saklı kimliğimiz göçmenlik, Aktüel arkeoloji der. Kasım-Aralık 2016, sayı:54
12. ÖZGEN, A. Ö. (2010), Avrupa Birliği göçmenlik politikaları: Tarihsel geçmiş ve mevcut durum, Yüksek lisans tezi, S. Demirel Ünv. Sos. Bil. Ens. İsparta
13. SÜLEYMANLI, M. (2013), Göç, Bengü yay. 1. Baskı, Ank.
14. TOPLU, R. (2014), Toplum ve hukuk araştırmaları vakfı (TOHAV), göç analiz raporu, Toplum ve hukuk araştırmaları vakfı yay. Berdan mat. İst.


Cemil KİRAZ

(cemil_kiraz@hotmail.com)
1977 Kırcaali doğumlu. İlköğrenimini (İlkokol ve Ortaaokul) Kırcali’nin Kirazlı (Bulg: Çereşitza) ve Köprülü (Bulg: Most) köylerinde tamamladıktan sonra Ağustos - 1991 yılında ailesi ile birlikte Türkiye’ye göç etti. Gebze-Sarkuysan Lisesi’ni (Fen Bilimleri Bölümü) bitirdikten sonra (1994), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi ve aynı bölümden 1999 yılında mezun oldu. 2009 yılında başladığı Yeditepe Üniversitesi (İstanbul) Eğitim Yönetimi ve Denetimi yüksek lisans programını da 2011 yılında ‘Eğitim Fakültesi Öğrencilerinin Empatik Eğilimleri ile Narsistik Kişilik Özellikleri’ başlıklı tezi ile tamamladı. Uzun yıllar, değişik eğitim kurumlarında Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji ve İngilizce Öğretmenliğinin yanısıra, eğitim ve yönetici danışmanlığı ve yöneticilik yaptı. Halen İstanbul’da özel bir okulda yöneticilik yapmaktadır. Aynı zamanda, serbest yazarlık, eğitim kurumlarına danışmanlık ve çeviri faaliyetlerini de sürdürmektedir.

ANKET



Anket Başlangıç Tarihi:

[ Anket sonucu ]
REKLAMLAR



All Rights Reserved © 2006-2021      e-mail: kardjalinews.media@gmail.com    Webdesign: SWS