Ziyaretçi defteri Künye E-gazete
DÖVÝZ KURLARI
EUR EUR 1.9558 Lv.
USD USD 1.6646 Lv.
GBP GBP 2.1906 Lv.
TRL TRL 0.4524 Lv.
Anasayfa Haberler   Yorumlar   Edebiyat Video Arþiv
23 Ekim 2017
EDEBÝYAT

Anavatan yollarında

19 Aðustos 2016

Hasan VARADLI
Sürmenler köyü Kırcaali şehrinin kuzey doğusunda Doğu Rodop dağlarının alçaklı yüksekli kıvrıntılarının ova ile birleştiği yerde kurulmuş, bir köy. Evlerden sonra Arda nehrinin kıyısına kadar yayılmış, binlerce yıldır sahiplerinin yüzünü güldürmüş, bereketli, oldukça geniş bir ova. Yusuf bu köyde doğup büyüdü. Aynı köyden Halime kızla gönüllerini kaptırıp mutlu bir yuva kurdular. Allah onlara iki erkek evlat verdi. Oğullarının biri onbir, diğeri altı yaşlarına girmişlerdi, mutlu bir aile hayatı sürdürüyorlardı. Ağustos ayının başlarıydı, Yusuf evinin önündeki bahçeden elma topluyordu. Sokaktan geçen yetmişlik Osman Hoca:

“Kolay gelsin Yusuf, olmuşlar mı? Dedi, Yusuf da:
“Allah razı olsun Hocam, olmak da ne demek, baksana iri alyanaklı gelin gibiler. İçeri gel de sana da vereyim, hem biraz konuşuruz…”dedi.

Osman Hoca Edirne medreselerinde tahsil görmüş, aydın kişiliğe sahip biriydi. Köyde komşuların her hangi bir sorunu çıksa, mutlaka onunla danışıyorlardı. Osman Hoca avluya girip mor dudun gölgesine çakılmış, oturak tahtaların üzerine oturdu. Elinde bir sepet elma ile aksayarak Yusuf da geldi. Yusuf’un doğuştan bir ayağı kısaydı, bundan dolayı askerlikten muaf bırakılmıştı. Hoş beşten sonra o günlerde Türk halkının bir numaralı konusu olan Balkan savaşı ve Bulgar haydut çetelerinin Türklere yaptıkları zulümlerden konuşulmaya başlandı. Osman Hoca, Yusuf’a dönerek:
“Yusuf, iyi dinle, bütün bunların başımıza neden geldiğini ben anlatınca mutlaka sende anlayacaksın“.

Rusya Balkanlarda varlığını daha da pekiştirebilmek için 1912 yılı baharında Sırbistan ve Bulgaristan devletleri arasında birlik antlaşması oluşturdu. Daha sonra bu birliğe Yunanistan ve Karadağ devletleri de dahil oldu. Rusya’nın asıl amacı bu birlik sayesinde Balkanlarda Osmanlı hâkimiyetine son verdirmek, aynı zamanda Avusturya–Macaristan’ın da Balkan devletlerine yaklaşmasını önlemekti.

8 Ekim 1912 yılında Karadağ Osmanlı devletine savaş ilan etti. Onun ardından Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan, Osmanlıya savaş ilan ettiler. Bu savaş Osmanlı devleti için bir felaket oldu. Sırbistanı, Karadağ’ı, Makedonya’yı ve Batı Trakya’yı kaybetti. Asıl olanlar kaybedilen Osmanlı topraklarında kalan Türk halkına ve müslümanlara oldu. Rusların “ yakaladığın her Türkü, vur, öldür, varlığına hakim ol …” politikalarını uygulayarak haydut çeteleri Türk halkının malını mülkünü yağmalamaya ve erkekleri öldürmeye başladılar. Hele Doğu Rodoplar’da ve Batı Trakya’da Bulgar haydut çeteleri Türklerin evlerine baskınlar düzenliyor, evleri yağmalıyor, zulümler yapıyor, ele geçirdikleri erkekleri, hatta on, onbir yaşlarındaki erkek çocukları da acımasızca boğazlarından kesiyor, gaddarca katlediyorlar. Bu cani haydutlara halkımız artık gavur veya yavur diye hitap etmeye başladı. Yavurlar, dinden imandan çıkmış, kişiliğini kaybetmiş, cani, cellata dönüşmüş kişiler, demektir. Bütün Bulgar halkını aynı küfeye koymak da yanlıştır, çünkü yüzlerce köy ve kasabada Türkler ve Bulgarlar, asırlardır birbirlerine hiçbir zarar vermeden, dostluk ve kardeşlik içinde yaşamışlar ve yaşamaktadırlar. Bu bölgede yapılan yavur eziyetleri Türk halkını canından bezdirdi. Önce Ortaköy kazasındaki Türk köylerinde kaçabilen kaçmış, ele geçirdiklerini kıyımdan geçirmişler, köylerde tek canlı kişi bırakmamışlar. Bundan sonra Koşukavak, Mestanlı, Kırcaali ilçeleri köylerinde yoğun bir şekilde yağmalamaya ve katliamlara başlamışlardır. Haydutların yaptıkları bu katliamları gören Türk halkı varını malını bırakarak, arabası olan arabasıyla, (ağaç araba) atıyla, eşeğiyle, olmayanlar sırtına alabildikleriyle büyük kafileler oluşturarak Edirne’ye doğru Ana Vatan Tükiye’ye doğru göç yollarına düşüyorlar. Binlerce kişiden oluşan bu kafileler birkaç yaşlı ihtiyar, geri kalanı kadın ve çocuklardan oluşuyor. Erkekler genelde savaşlarda. Bulgar haydut çeteleri işte böyle masum insanlardan oluşan kafileleri küçük bebelere varınca rastladıkları yerde canice kılıçtan geçiriyorlar. Koca Yayla Dağı eteklerinde bulunan Yukarı ve Aşağı Yürükler köylülerini, Arnavutköy köylülerini, Demirlerin Cabi’ler köyü başında kıstırdıkları binlerce kişiden oluşan bir kafileyi, Bursacık köyü yakınlarında rastladıkları başka bir kafileyi acımasızca, en gaddarca kıyımlar yaparak öldürdükleri haberleri kulaktan kulağa bütün Türk köylerine ulaşmıştı. Arkadan gelenler bu trajik olayları görünce, “ Acaba bizde nereye kadar varabiliriz! Allahım, bize yardım et,bizi koru yarabbi!...”Diye ağlaşarak yürümeye çalışıyorlar. Cabi’ler katliamını gören bir görgü tanığı Kırcaali camisinde şöyle anlatıyordu:
“Ortaköy kazasına bağlı Demirler köyünün Cabi’ler mahallesine yaklaşırken ortalıkta dayanılmaz boğucu leş kokuyordu. Yolun tam köyün başından geçtiği yerde bulunan küçük derede gördüğüm manzara korkunçtu. Binlerce insan ölüsü, aralarında hayata yeni göz açmış, adeta sanki “Bu dünyada biraz olsun bizde yaşasaydık ne olurdu, bize neden kıydınız…”diye sorurcasına gözleri açık kalmış, onlarca zavallı küçücük masum bebecikler. Ölülerin kimi sıcaktan davul gibi şişmiş, kimi patlamış, kimini köpekler veya yabani yırtıcı hayvanlar parçalamıştı. Kiminin kellesi kopmuş, kimilerinin bacağı veya kolu! Kıyım yapılalı dört beş gün kadar olduğu ölülerin durumundan belliydi. Dere boyunca seller gibi kanlar akmış, pıhtılaşmış da olsalar hala dere dolusu duruyordu…”
Savaş boşluğunu fırsat bilen bu açgözlü cani katiller birer cellata dönüştüler. Böyle gaddarca katliamların yapılıyor olmasını duymalarına rağmen, Türk halkı yine de göç yollarına çıkıyor, çünkü evlerinde de hiç bir can güvenlikleri yoktu. Evimize her an bir haydut çetesi baskın yapılabilir korkusu içinde yaşamaktansa, Allahın izini ile kazasız, belasız belki Ana Vatan Türkiye’ye ulaşırız, umuduyla yollara düşüyorlardı. Malı mülkü kimse düşünemiyor, tek dertleri canlarını, çoluk çocuğunu kurtarabilmek. Ortaköy balkanlarında pusuda bekleyen haydutların eline düşmemek için, Türk halkının bir kısmı Arda nehri boyunca gitmeyi tercih etmeye başladılar. Yusuf, Allah kısmet ederse, bu akşam bizde ailecek Arda boyundan Ana Vatan yollarına çıkmaya karar verdik, sizinde niyetiniz varsa beraber gidebiliriz. Hadi, şimdi Allaha ısmarladık, hoşça kalın Yusuf, Halime’ye de selam söyle…” Diyerek ayrıldı.

Akşam olunca Yusuf’un eşi Halime ve oğlu Murat koyunları, inekleri, koşum öküzlerini köylü çobanlarının önünden alıp damlara, sayalara yerleştirdiler. Eşi Halime kısa akşam yemeği hazırlığından sonra sofraya oturdular. Yemek esnasında Yusuf eşine:

“Osman Hoca ailesi bu akşam yola çıkıyorlar, isterseniz beraber gidelim, dedi. Biz ne yapacağız bilmem. Bu halimle ben nereye kadar gidebilirim… Sürmenler nerde, Edirne nerde…”Dedi. Halime de eşine:

“Yusuf, evde kalsak ne olacak, bu akşam değilse yarın veya öbür gün akşam, kim bilir ne işkencelerle öldürüleceğiz. Şu dünyalar tatlısı oğullarımızın aşkına her şeye katlanacağız. Başka çaresi yok ki... Hem, biz bu akşam çıkamayız, hiçbir hazırlığımız yok. Yolculuk için küçük küçük ekmekler, kurabiyeler yapacağım, kurusalar da bozulmazlar, yolda ne yiyeceğiz?

Ertesi gün akşama doğru gereken hazırlıklar tamamlandı. Avludaki ambardan hayli mısır, arpa çıkarıldı, ineklerin, koşum öküzlerin, danaların, katırın ve koyunların teknelerine dolduruldu. Kazlar ve tavuklarda unutulmadı. Halime avlu kapısını geri kadar açtı, kapanmasın diye önüne de kocamanca bir taş koyarak şöyle mırıldandı:

“Hayvancıklarım, benim canımın kıymıkları, benden bu kadar, sizi de çok seviyorum, ama her ne pahasına olursa olsun, şu ceylan gibi evlatçıklarımı kurtarmalıyım, onlar benim canım, onlar benim yarınlarım. Hayvancıklarım, siz yiyin, için, girin, çıkın, dolaşın, sakın evinizi unutmayın… Artık sizi Allaha emanet ediyorum… Hoşça kalın.”

Temmuz ayının son günü 1913 akşamı karanlık basınca Yusuf ile Halime sırtlarına birer torba, iki çocuklarını önlerine alarak sonu bilinmeyen yolculuğa çıktılar. Köpekleri Karabaş da onlarla gitmeye adeta ısrar ediyordu. Murat onu yanına çağırıp koyun ağlına götürdü, işaret parmağını sallayarak:
“Karabaş, yat buraya, bekle…” Diye komut verdi. Karabaş yattığı yerden “Tamam” dercesine Murat’ın gözlerine baktı, bir daha yerinden kımıldamadı.

Bütün gece yolculuktan sonra, tan yeri ağarırken Soğuk Pınar köyü karşısına, tam Şeytan Köprüsü diye bilinen Arda nehrinin en dar yerinin başucuna gelmişlerdi. Ortalık daha alaca karanlık şafak yeni söküyordu, önlerinde yerde yatan insan karaltıları görünmeye başladı. Yanlarına yaklaşınca üç erkek cesediyle karşılaştılar. İkisi yüzüstü biri sırtüstü kalmıştı. Yusuf eğilerek sırtüstü olan cesede bakınca komşusu altmışlık Nalbant Mustafa amca olduğunu tanıdı. Yüzüstü yatanlardan birini çevirdi Osman Hocanın oğlu Bilal’dı. Üçüncü ceset boyundan postundan Osman Hocaya benziyordu, birde çevirdi Osman Hoca ta kendisiydi. Her üçü de göğüslerinden kasatura veya kılıçla saplanıp öldürülmüşlerdi. Akşam bizde beraber çıkmış olsaydık, şimdi bende onların arasında olacaktım, diye düşündü. Yusuf ile Halime birer Fatiha okudular, Halime kısık sesle eşine:

“Acaba biz de nereye kadar varabileceğiz… “ Deyince Yusuf çocuklar korkmasın diye eşini kolundan dürterek:
“Hepsine Allah gani gani rahmet eylesin, başka ne yapabiliriz ki… Gidelim…”Deyince yürümeye başladılar, ama Yusuf’un aklı onlarda kalmıştı, tekrar tekrar başını çevirip komşularına bakarak yürüyordu. Ortalık aydınlanmış, ufukta yeni doğan kızıl güneşin yarısı ufuktaki dağlar üzerinden görünmeye başlamıştı. Biraz ileride Ardanın kıyısında bulunan Hocaköy’ün evleri de önlerine serilmişti. Yusuf eliyle biraz yukarıdaki ormanı göstererek eşine:

“Halime, bu gün burada kalalım, köy içlerinde Bulgar askeri falan olabilir…” Deyince ormanın sıklık bölgesine çıktılar, o gün orada kaldılar. Ortalık kararmaya başlayınca yine yola düştüler. Hele buradan öte gittikleri yerlerde yol diye bir şey yoktu, onların yolu sadece doğu istikametiydi. İkinci gece tan yeri ağarırken Alemdar köyü yakınlarındaydılar, bulundukları yer düz geniş ovadan ibaretti. Biraz daha gittiler, önlerine Alemdar köyü yönüne giden bir araba yolu çıktı. Araba yolunca biraz yürüdüler, gittikleri yönü kaybetme korkusu ile mahsulu toplanmış anız tarlaları içinden doğu istikametine yönlendiler. Bu sırada “fıııy, fııııy “ diye atılan ıslık sesi duyuldu. O yöne bakınca, iki atlı atlarını doludizgin koşturarak onlara doğru geliyorlardı. Ne gizlenmeye, nede kaçabilmeye imkanları vardı, tam tarlaların ortasındaydılar. Atlılar biraz daha yaklaşınca asker kıyafetli suvari Bulgar askerleri olduklarını gördüler. Biri sağdan, diğeri soldan önlerini kestiler, çevik hareketlerle atlarından atlayarak askerlerden biri haykırdı:
“Durun bakalım, ailecek nereye böyle?”

“ ! ! ! . . . “
“Sırtınızda torbaları atın yere! Üstünüzde başınızda silah, para, altın ne varsa çıkarın, atın yere! “

Halime paraları hemen verirsem belki bir şey yapmazlar diye düşündü. Koynuna koyduğu mendilde sarılı üç lira ve yirmi urbiye altını askere uzattı. Biri mendili alırken diğer asker Yusuf’a haykırdı:

“Sen ne duruyorsun, çıkarsana paraları! “
Yusuf diğer askerin elindeki mendili işaret ederek:
“Paralarımızın hepsi bu mendilde, başka paramız yok.” Dedi.
“Yok mu? Kimi kandırıyorsun, Türk erkeği parasız gezer mi?” Dedi sol tarafındaki kılıcı kınından çıkararak var gücüyle Yusuf’un boynuna indirdi. Yusuf’un başı sol yarınının üstüne doğru eğrildi, fışkıran kanlar içinde Yusuf yere yığıldı. Asker Yusuf’un kuşağın da koynun da para aradı, bulamayınca Yusuf’un can çekiştiren vücuduna iki tekme salladı. Sonra Halime’nin etrafında dolanmaya başladı. Çocuklar annelerinin koltukları altına girmiş, sımsıkı sarılmışlar, babalarının vahşice öldürülme şoku içinde tir tir titreyerek, babalarının can çekişerek ölümünü izliyorlardı. Cani asker, büyük oğulları Murat’ın koluna yapışarak:

“Bu kaç yaşında? Diye sordu. Annesi:
“On bir.” Dedi. Asker, Murat’ı kolundan çekip annesinden ayırmak istedi. Murat iki elle annesine sımsıkı sarılmış, annesi de sol eliyle oğlunu belinden sıkıca tutmuş, boşa bırakıp salmak istemiyordu. Asker sinirlenerek tekrar Murat’ı kolundan hızlı bir şekilde çekerek annesinden kopardı. Elindeki kılıcı öyle bir kinle savurdu ki, Murat’ın kafasını boynundan keserek yere yuvarladı, kılıcın hızının devamı annesinin sol bacağında da derin bir yara açtı. Halime kendi yarasının acısını unutmuş, katil askere isyanla:

“Sende hiç mi vicdan yok, bu masum çocuğa nasıl kıyabildin?”

Paraları alan asker bu vahşeti yapan arkadaşına müdahale edeceği yerde hala torbalarda bir şeyler arıyordu. Vahşeti yapan katil asker arkadaşına:

“Bize yarayacak bir şeyler buldun mu? Toplan gidiyoruz.” Dedi, atlarına atlayıp dönüp arkalarına bile bakmadan gittiler. Bu katliam neticesi Halime şok olmuştu, kendini yerlere vurarak:

“Aman Allahım, başımıza gelenlere. Böyle acıyı Allah kimselere yaşatmasın. Şimdi ben ne yaparım! Geri dönsek, hayır, geri dönmek yok, biri bari kaldı ya, neslimizi devam ettirebilecek, biricik oğlumu, hayatım pahasına da olsa kurtarmalıyım…” Diye kendi kendine bir karara vardıktan sonra, oğlu Murat’ın ölü bedenini koltuk altlarından tutarak eşi Yusuf’un naşının yanına yan yana yatırdı. Sonra oğlunun yan tarafta duran kesik başını eline alarak bir eliyle yüzünü sıvazladı, oğlu Murat’ın cesedinden koptuğu yere yerleştirdi. Ardından doğrulup yan yana yatan oğul, babaya baktı, baktı… İkisine de birer Fatiha okudu. Torbaya koyduğu sini altı çarşafını alarak oğlu ile eşinin üzerlerini örttü. Çarşafı rüzgar uçurmasın diye kenarlarına taşlar dizdi. Olayın şokuyla orada dimdik kalmış, hiç kımıldamadan duran Oğlu Selim’e sarıldı. Selim ürkek bir sesle annesine:

“Beni de öldürmeye gelecekler mi anne ?”Diye sordu.
“Hayır, oğlum, Allah seni bana bağışladı…” Dedi, eşi Yusuf’la oğlu Murat’ın yüzünü tekrar açtı, eşinin yüzünü eliyle sıvazladı, oğlu Murat’ı alnından öptü ve:

“Yusuf, onbeş yıllık aile hayatımıza neler sığmadı ki… Hakkını helal et. Ey dünyalar güzeli benim kıvırcık, kınalı saçlı Murat’çığım, şu yaşanası dünyada yaşamak sana kısmet olmadı, ne kara bahtın varmış, senin gibi çocuklara kıyanlara Allah başlarına bin bela versin, sende hakkını helal et oğlum… Sizi böyle bıraktığım için beni bağışlayın, elimden başka ne gelir ki… Hadi şimdi, tekrar mahşerde görüşmek üzere, sizlere elveda.”Diyerek yüzlerini tekrar örttü. Torbasını sırtlayarak, göz yaşları içinde Selimi kolundan tutarak yollarına devam ettiler. Biraz gidince Selim annesine:

“Anne bak ayağından kanlar akıyor”. Deyince Halime ayağına baktı, hala yarasından kanlar geliyordu. Oturdu sırtındaki güneğinin alt tarafını yırttı, bacağındaki yarayı sımsıkı bağladıktan sonra, yollarına yine devam ettiler. Halime’nin yarası gittikçe ağrı yapmaya başladı. Biraz ileride temellikte bulunan çalıların arasına yerleşerek o gün orada kaldılar. Halime’nin yarası çok ağrılar yaptığından geceleri de olsa pek uzun mesafe alamıyorlardı. Gündüzleri genelde dinlendiler, geceleri zaman zaman bataklıklara rastlıyor, büyük zorluklarla bataklığı geçip kurtuluyorlardı. Yolculuklarının dokuzuncu günü bir sazlıkta dinleniyorlardı. Nerede olduklarını, ne kadar yol aldıklarını asla bilmiyorlardı. Yiyecekleri tamamen tükenmişti. Açlıktan, yorgunluktan, diğer taraftan yarayın ağrısından Halime’nin hiç bir gücü, takadı kalmamıştı. Tamı tamına, iki kurabiyeleri kalmıştı, onları da oğlu Selim için koruyordu. Oğluna hiç bir şey söyleyemiyor, çaresizlik içinde kıvranıyordu.
“Bu kadar cefaya katlandık, ama galiba yolumuz buraya kadarmış…” Diye kendi kendine söyleniyor, adeta saçını başını yoluyordu. Tam bu sırada tarla taraftan Türkçe asker komutları duyuldu. Halime “acaba Türkiye’ye mi gelmişik,” diye sazlıklardan fırlayarak kendini askerlerin önüne attı. Selim’de annesinin peşinden koşarak annesine sımsıkı sarıldı. Ağlayarak annesine:

“Anne, bizi demi öldürmeye geldiler, kaçalım…”Diyerek annesine yalvarmaya başladı.

“Korkma oğlum, onlar bizim askerlerimiz, hiç korkma, onlar bizim kurtarıcılarımız...”

Sırtları, başları, elleri yüzleri, çamur ve kan içinde olan oğul, anayı gören komutan askerlerine “Dur” emri verdi. Halime’ye doğru birkaç adım atar atmaz Halime:

“Af edersiniz Paşam, burası Türkiye mi?” Diye sorunca komutan gülümsedi ve cevap verdi.
“Burası Habibçe köyü, Türkiye değildi, ama artık Türkiye oldu.”

“Anlayamadım, nasıl yani? “ Dedi Halime.
“Rodop’larda, Batı Trakya’da Balkan savaşında kaybedilen Türk topraklarında Müslümanlara, bilhassa Türklere, Bulgar haydutlarının yaptığı gaddarca kıyımlara ve katliamlara maruz kaldıkları haberlerini aldık. Buradaki Türk halkının kurtarılması kararına vardık. Bizler onların bu yaptıklarının hesabını sormaya geliyoruz. Ben kumandan Eşref Kuşçubaşı, Binbaşı Süleyman Askeri, Selim Sami, Yüzbaşı İlyas gibi gönüllü subay ve askerlerden oluşan bu birlikle kurtuluş harekatını başlattık. Mustafa Paşa, Harmanlı kasabalarını ve köylerini, yanı başımızdaki şu Habibçe köyünü kurtardık. Allahın izni ile bundan sonra ki hedefimiz Ortaköy, Koşukavak, Mestanlı, Kırcaali ve oradan öte doğru Batı Trakya’yı kurtarmak.
“Sizi Allah mı gönderdi be Paşam. Çok sağ olun. Halkı için sizler gibi canını ortaya atan kahramanlar oldukça Türk halkı ilelebet var olup yaşayacaktır. Allah sizin gibi yiğitleri bin yaşatsın, başımızdan asla göçmenlerin yerleştirileceği, kim nereye arzu ederse, valilik makamına bildirmesi önemle duyurulur.”Diye yazıyordu. Halime hanım İzmir’e gönderileceklerin listesinde yer alarak İzmir’e gönderildiler. İzmir valiliği de göçmenleri arzu ettikleri yerlere gönderdi. Halime’nin isteği eksik etmesin. Paşam, eşimi ve on bir yaşındaki körpe kuzumu Bulgar askerleri yol boyunda gaddarca, vahşice katlettiler. Ben bu masumumla yaralı halde dokuz gündür yollardayız. Artık açlıktan ve yorgunluktan ne gücümüz kaldı, ne takadımız…”

Komutan Eşref Kuşçubaşı önce Halime ile oğlunun doyurulmasını sağladı. Edirne’deki
Enver Paşaya rapor ederek, Selim ile Halime’yin bir ata bindirilmesini, refakat edecek bir atlı askerle Edirne’ye gönderilmelerini emretti. Edirne’de Enver Paşaya teslim edildikten sonra onları Edirne valiliğine gönderdiler. Valilik misafirhanesinde onlar gibi yüzlerce göçmenler vardı. Halime ile oğlu Selim’in misafirhaneye gelmelerinin üçüncü günü bir bildiri asıldı. Bildiride:” İstanbul, Bursa, İzmir, Çanakkale-Biga gibi yerlere üzere 1878 yılında Rus-Türk savaşından sonra İzmir’in Seyidi köyüne ( şimdiki Gazi Emir ) yerleşen amcası Kasım’ın bulunduğu köye yerleştirildiler. Yerleşmelerinden birkaç ay sonra Türk Devletinin kararı ile Valilik onlara iki yüz dönüm işlenir devlet arazisi hediye etti. Böylece Halime Hanım ve oğlu Selim, Ana Vatanda huzurlu ve mutlu bir hayata kavuşmuş.

Ziyaretci sayýsý: 2527

YAZARIN DÝÐER YAZILARI

« Geri dön

ANKET



Anket Baþlangýç Tarihi:

[ Anket sonucu ]
REKLAMLAR



All Rights Reserved © 2006-2017    "SENÝ MEDÝA" LTD; GSM:+359 877 40 36 38  Webdesign