Bulgaristan Parlamentosu’nun, Avrupa Birliği dışındaki ülkelerde açılacak seçim sandıklarının sayısını 20 ile sınırlayan tasarıyı kabul etmesi, demokrasi adına ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Bu karar, teknik bir düzenleme gibi sunulsa da, özellikle Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarının oy kullanma hakkını fiilen kısıtlayan bir sonuç yaratmaktadır.
Türkiye, Bulgaristan vatandaşlarının en yoğun yaşadığı ülkelerin başında gelmektedir. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi şehirlerde yüz binlerce Bulgaristan vatandaşı ya da çifte vatandaş yaşamaktadır. Bugüne kadar bu şehirlerde birden fazla sandık kurulması, seçmenin demokratik hakkına erişimini mümkün kılıyordu. Ancak yeni sınırlamayla birlikte, insanlar oy kullanabilmek için yüzlerce kilometre yol gitmek zorunda bırakılacak. Bu durum, “oy kullanma hakkı vardır” demenin ötesinde, bu hakkın kullanılabilir olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Burada asıl sorulması gereken temel soru şudur: Türkiye’de yaşayan, Bulgaristan pasaportu taşıyan ve her türlü resmi yükümlülüklerini yerine getiren çifte vatandaşlar, Bulgaristan’ın resmi vatandaşı değil midir? Bu insanlar, kimliklerini taşımakta, demokrasinin gereklerini yerine getirmekteyken, Bulgaristan siyasi yaşamının bir parçası sayılmıyorlarsa, o zaman kim bu ülkenin demokrasisinin gerçek temsilcisi olarak kabul edilebilir?
Demokrasi, sadece anayasalarda yazan bir ilke değil; vatandaşın sandığa ulaşabildiği ölçüde gerçek olan bir sistemdir. Sandığı uzaklaştırmak, sayıyı azaltmak ve seçmeni yıldırmak, açıkça dolaylı bir hak kısıtlamasıdır. Bu kararın, teknik değil siyasi olduğu açıktır. Zira bugüne kadar Türkiye’den gelen oyların bazı siyasi dengeleri etkilemesi, belli çevreleri rahatsız etmiş; çözüm ise vatandaşın iradesiyle yüzleşmek yerine, sandığı sınırlamak olmuştur.
Peki bu durum kimin yararınadır?
Kesinlikle demokrasinin değil.
Kesinlikle halkın değil.
Unutmamak gerekir ki, Türkiye’de yaşayan bu insanlar geçmişte de zulme uğramış, halen de hakları kısıtlanmaktadır. 1989’da Bulgaristan’dan göçe zorlanmış ve büyük bir haksızlığa uğramışlardı; bugün ise oy kullanma haklarının kısıtlanmasıyla aynı baskının yeni bir biçimi uygulanmak isteniyor. Bu tarihsel bağlam, yaşanan hak ihlalinin boyutunu daha da net gösteriyor ve mücadeleyi bir zorunluluk haline getiriyor.
Ama tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Engeller, bilinci yok etmez; aksine keskinleştirir. Öldürmeyen acı güçlendirir. Bugün karşılaşılan bu kısıtlama, bir geri adım değil; daha güçlü bir birlikteliğin çağrısı olmalıdır. Haklarımız budanırken susmak değil, daha diri olmak gerekir.
Şimdi “nasıl engellendik?” sorusundan çok, “nasıl daha birlik oluruz?” sorusunu sorma zamanıdır. Sandıklar azaltılabilir ama irade azaltılamaz. Yollar uzatılabilir ama aidiyet kısaltılamaz.
Sebahat NECİB