İzmir Bal-Göç'le (İzmir Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği) yapılan görüşmeler neticesinde KIBATEK (Kıbrıs-Balkanlar-Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu) Tarafından organize edilen 40. Uluslararası Edebiyat Şöleni çerçevesinde ilk kez ziyaret edeceğim Bulgaristan'ın Kırcaali bölgesi seyahatim beni biraz heyecanlandırdı. Yıllarca dinlediğimiz göç hikâyeleri ve ızdıraplarının yaşandığı bu toprakları görmek, incelemek ve bölgeyi bizzat yaşamak adına garip bir duyguya kapıldım
Göçmenlerin çoğunlukla yaşadığı İzmir'in Çamdibi bölgesinden her gün düzenlenen seyahatlerden birisiyle akşam üzeri bir otobüsle hareket ettik. Otobüste bulunan yolcuların tamamı bu bölgeden göç etmiş ve sonradan çifte vatandaşlık hakkını elde etmiş insanlardı. Keyifli bir sohbet ve yolculuktan sonra sabahın erken saatlerinde Bulgaristan'ın Kırcaali şehir garajına indik. Kırcaali, Rodop Dağları'nın kucağında oturan ve Arda Nehri'nin kenarında kurulmuş 6000 yıllık geçmişi olan bir şehir. Bir şehrin gelişmişlik ölçütlerinden biri olan yollar bize herhangi bir sorun yaşatmadı. Yolları fena değil ama şehre ilk girişteki izlenimler size bazı fikirler verir.
Garaj kontrolsüz, kirli, eski, bakımsız ve düzensizdi. Bizdeki 70'li yılların kasaba garajlarına benziyordu. Cebel ilçesinde yapılacak olan Özgürlük ve Dayanışma Kutlamaları nedeniyle garajda yoğun bir kalabalık vardı. Hatta sınırda bu yüzden 3 saat beklemek zorunda kaldık. Ne yazık ki Türk gümrüğü ekstra önlemler almamış, tek bir memurla bu hizmeti yapmaya uğraşmıştı. Garajdaki bu karmaşa içinde bizi bekleyen bir minibüs ile önce Cebel'de düzenlenen Özgürlük ve Dayanışma Kutlamalarına katıldık. Yoğun kalabalık ve coşku vardı. Bir bayram yeri havasında kutlamalar yapılıyordu. Çocukluğumda gördüğüm bayram yerlerine benziyordu adeta. Pamuk helvacı, horoz şekerci, elma şekerci, maymun, boğa yılanı, büyük kertenkele gibi hayvanlarla gösteri yapanlar, cüce palyaço eşliğinde keyifli anlar yaşıyordu. Ayrıca her yerde kaldırımların üzerinde yakılan odun kömürlerinin üstüne uzun ağaç dallarına sıra sıra geçirilmiş tavuklar ve kuzular otomatik bir motor düzeneğiyle döndürülerek kızartılıyordu. Büyük mangallarda kızartılan köfte sucuk ve sosislerin kokusu her yanı sarmıştı. Ortalık biraz dumanlı ama keyifliydi. İnsanların tamamı Türkçe konuşuyordu. Türkiye'deki herhangi bir şehirde gibiydik. Polis ve jandarmanın eski araçlarla hizmet vermeye çalıştığını ve kimseye herhangi bir müdahalede bulunmadığını gördük.
Cebel, her yeri ağaçlarla ve yeşil alanlarla çevrilmiş geniş sokaklarıyla az gelişmiş bir Avrupa şehrine benziyordu .İnsanlar birbirine saygılı ve samimi davranıyordu. Türkiye'den özellikle Bursa'dan, İzmir'den ve Edirne'den gelen misafirlerle coşku ve sevinç tavan yapmış durumdaydı. Cebel'de yapılan bu etkinlik sonrası henüz yorgunluğumuzu atmadan Türklerin en yoğun bulunduğu Mestanlı ilçesinde bir Türk kardeşimizin işlettiği lokantada yemeklerimizi yedik. Sahiplerini çok içten ve samimi bulduğumu belirtmek isterim. Bu kardeşlerimizden ve yemeklerinin lezzetinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Henüz endüstriyel tarımın ve hayvan yetiştiriciliğin bulaşmadığı doğal ortamlarda yetişen patateslerin ve sebzelerin tadını unutamayacağım. Hele ki sütün ve etin tadı... Tüm etkinlik boyunca aynı güzellikte değişik ve geleneksel yemek çeşitleriyle bizlere adeta bir yemek şöleni sundular. Sabah kahvaltısında önce haşlanmış sonra fırınlanmış patates, çorba ve tavuk eti; öğleyin sulu et yemekleri; akşam ise adeta bir şölen: dana kavurma, pilav, yöresel sukalçe eti, pırlenka pide, palaçinka tatlısı, üzerine peynir rendelenmiş özel bir salata ve şarap... Elbette bunlara sevgisini katarak pişiren aşçımız hanımefendiyi de unutmamak gerekir.
Otelimize yerleşmek için Kırcüali'ye geri döndük. Otelin sahibinin de Mestanlı'daki restoranın sahibi olması bizi son derece mutlu etti ve Türk konukseverliğini burada da görmüş olduk. Otele yerleştikten sonra aynı günün akşamı değişik ülkelerden gelen yazar ve şairlerle kütüphaneli bir kafede, küçük bir söyleşi ve şiir dinletisi etkinliği yaptık. Bulgaristan'da Türkçe ve Türk Edebiyatı üzerine konuştuk.
İkinci gün Kırcaali'yi daha yakından tanımak için serbest bir gezinti yaptım. Şehir fiziki olarak Arda Nehri'nin ve üzerine kurulan barajların etkisinde yeşilin her tonuyla donanmış, Sovyet kültürünün izlerinin silinmediği, eski yapıların devlet daireleri olarak hala kullanıldığı yaşayan bir şehir... Şehir adeta boşalmış gibi. Genç nüfus çok az. Hepsi Avrupa'ya daha iyi koşullarda çalışmaya gitmiş. Sokakları sakin, insanları yavaş hareket ediyor gibi sanki. Konuşmaya çalıştığım insanların hemen hemen hepsi Türkçe konuşuyordu ama yanlarındaki çocuklarının Türkçe bilmemeleri ve konuşmak için çaba sarf etmemeleri beni çok endişelendirdi. İmzaladığım bir çocuk kitabını "Türkçe bilmiyor ki!" diye almayan aileye biraz sitem etmek zorunda kaldım.
Dolaştığım tüm sokaklarda ve şehir merkezinde Türkçe yazılmış ne bir tabela ne de bir isme rastladım. Bu durum izah edilmesi çok zor bir durum olsa gerek ki nedenini sorduğumda hiç kimse yanıt vermek istemedi. Asimilasyon ve soykırım politikaları sonucu isimlerinin değiştirilmek istenmesiyle Türkiye'ye göç eden ailelerin terk etmek zorunda kaldıkları bahçeli evlerinin önünden geçerken bir sızı boğazımdan yüreğime doğru akmaya başladı. Taştan örülmüş bahçe duvarları ve yıkılmaya yüz tutmuş ahşaptan yapılmış sundurmalı sıra sıra evleri, aralarında mesafe olmasa yıkılmamak için birbirlerine yaslanacak kadar yaralanmışlar. Küskün, mağrur bir yorgunlukla bitap düşmüş durumdalar. Ahhh, Kırcaali, Mestanlı, Cebel ne kadar da benziyorsunuz bir Anadolu kasabasına! Kapılarınızı çalıp -komşu çayın altı kızgın mı?- diyesim geldi bir an. Bu ruh hali ile dolaşırken Türkiye'den buralara dönen ailelerin yeniden yapmaya başladıkları evleri gördüm ve onlardan birkaçı ile sohbet ettim. Herkeste hala bir ürkeklik ve çekingenlik hakim... Etraflarını kontrol ederek, yavaş ve sessiz konuşan bu insanlar geçmişteki bu baskı ve zulmü hala hissediyorlar.
Üçüncü gün sabah erkenden üstü kapalı pazar yerini gezdik. Tıpkı bizim Anadolu'daki kasaba pazarları gibi ama her şey çok ucuz. Pazarcıların hemen hemen hepsi Türk'tü. Bol bol sohbet ettik. Daha sonra Arda nehrinin üzerine kurulan baraj gölünü gezdik. Muhteşem doğa manzarasıyla, etrafına yapılan dağ evleriyle, nefis bir manzara seyrettik. Gölün üzerinde bulunan restoran cafe şekline dönüştürülmüş gemilerde yarım kahve içtik.
Aynı günün akşamı yapacağımız Uluslararası Edebiyat Şöleni öncesi Ömer Lütfi Kültür Derneğinde bulunan kütüphaneyi gezdik. Kütüphanede 50'li yıllarda yazılmış Nazım Hikmet ve Sebahattin Ali'nin özgün kitapları ve benzeri eserler beni büyüledi. Kütüphanede uzun bir inceleme yaptım ve bazı kitapları işaret ederek bunların çok değerli olduklarını, mutlaka korunması gerektiğini söyledim.
Daha sonra etkinlik için hazırlanmış salona geçtik. Değişik ülkelerden gelen yazar ve şairler, konusu "Balkanlardaki Türk Edebiyatı'nın Dünü, Bugünü ve Yarını" olan uluslararası panelde görüşlerini bildirdiler. Çok verimli geçen bu etkinliğin sonunda katılımcı şairler birer şiirle paneli taçlandırdılar
Son gün tekrar Kırcaali'de dolaştık, şehri inceledik. Kenar mahallelere kadar girdik. Şehir adeta yavaş ama mağrur akan bir nehir gibi sakin, tenha, biraz yorgun gibiydi. Aklıma sakin şehir (cittaslow) kavramı geldi. Evet, Kırcaali sakin, yavaş şehir unvanını hak ediyordu. Yetkililerin merkezi İtalya'da bulunan Uluslararası Belediyeler Birliğine başvurmaları gerekir bence. Doğallığını, geleneksel mimarisini kaybetmemiş, endüstriyel tarım ve hayvancılık yapmayan, hava kirliliği olmayan, trafiği az ve gürültüsüz, çevre bilinci olan bu şehir, sakin şehir kriterlerine tam uyuyor. Geniş caddeler boyu kaldırımlara dikilmiş ıhlamur ağaçlarının altında dolaşmak çok keyif vericiydi. Yılın 260 günü güneş alan bu şehir, güneşli şehir unvanını boşuna almamış görünüyor. Şehrin içinde dolaştıkça insanların yaşam koşullarını daha yakından gördüm. Sanatsal etkinlikleri tiyatroyu, müzeyi inceledim. Müzede her şey oldukça güzel korunmuş ve sergilenmiş ama ne yazık ki hiç bir Türk eserine rastlamadım. Sanki bu bölgede Türkler hiç yaşamamış gibi... Artık Bulgaristan'ın bunları aşması gerekli. Tıpkı Macaristan'ın yaptığı gibi yaşanan tarihine sahip çıkması ve bundan gocunmaması gerekir. Macaristan Kültür Bakanlığının yaptığı gibi Türklere ait tüm eserlere sahiplenmesi hatta onlar gibi Türk Kültür Bakanlığından o dönemlere ilişkin eserler isteyerek sergilemesi, onları sanat adına yüceltir ve turizmi canlandırır.
Dönüş için Kırcaali garajına geldiğimizde tuvaleti kullanmak zorunda kaldım. Garajın tuvaleti tıpkı garaj gibi bakımsız ve oldukça kötü... Kırılan pisuarların çoğu tellerle tutturulmuş. Uygar bir ülkeye yakışmayacak görüntüler içeriyordu. Belediye yetkililerinin küçük dokunuşlarla şehrin hemen girişinde insanların bir şehir hakkındaki düşüncelerini etkileyecek düzenleme çalışmaları yapmaları gerektiği inancındayım. Özellikle yaz aylarında yoğun dolaşımın olduğu bu bölgeye gelen ve garaja girip çıkan araçlardan ekstra ücretler alarak bu düzenlemeyi yapacaklarına inanıyorum.
24.05.2016